İmam Gazzâlî, İhyâ'sının Oruç Kitabı'nda "Orucun Sırları ve Bâtınî Şartları" başlıklı ikinci babı şu cümlelerle tamamlamıştır:
"Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 'Gerçekten oruç bir emanettir; her biriniz kendisine verilen emaneti hıfzetsin (korusun.)' Ardından, 'Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi emreder' (Nisâ 4/58 meâli) ayetini okumuş; mübarek ellerini kulağı (sem') ve gözü (basar) üzerine koyarak şöyle buyurmuştur: 'Kulak emanettir, göz emanettir.'
Eğer bunlar orucun emanetlerinden olmasaydı, Peygamber Efendimiz savaş anında bile oruçlu kimseye 'Ben oruçluyum' demesini emretmezdi. Çünkü bu sözün anlamı şudur: 'Benim dilim bana emanet olarak verilmiştir; onu korumam gerekir. Senin sataşmana karşılık vererek onu nasıl serbest bırakır, korumayı nasıl terk ederim'
Bu açıklamadan anlaşılıyor ki her ibadetin bir dış yönü (zâhiri) ve bir iç yönü (bâtını) vardır; bir kabuğu ve bir özü bulunur. Kabukların da kendi içinde dereceleri vardır ve her bir derecenin birçok tabakaları mevcuttur.
Artık tercih senindir: İstersen kabukla yetinir, özünü (lübb) ve hakikatini bırakırsın. İstersen akıl ve gönül sahiplerinin (erbâb-ı elbâbın) yoluna girer, derinleşir, hakikate yönelir ve ona ulaşırsın. En doğrusunu Allah bilir." (Yusuf Sıdkî el-Mardinî, İhyâ Tercüme ve Şerhi, c. 2, YEK, İstanbul 2016'dan sadeleştirilmiştir)
Emanet -Tehânevî'nin Keşşâf'ındaki kelimeleriyle- onu ancak sahibine teslim ettiğimizde sorumluluğundan kurtulabildiğimiz şeydir. Semîn el-Halebî'nin Kur'an Sözlüğü'ndeki (Ketebe, İstanbul 2024) kaydına göre ise emanet tevhid, adalet, akıl, hece harfleri, kulluk'tur. Diğer bir söyleyişle emanet, hem kulluğun Allah'ın rızasına uygun olarak ifası hem de bu ifayı mümkün kılan nimetlerin -emanetlerin- toplamıdır.
O hâlde Peygamberimiz Aleyhisselam'ın yukarıda zikrettiğimiz hadisine göre oruç; kulak, göz vb. nimetlerin -yani kulun Allah'ın rızasına uygun kulluk etmesi için donatıldığı emanetlerin- emanet şuuruna dâhil edilmesidir.
Burada zamana değil de oruca vurgu yapılmasının sebebi, Ramazan'ın bir yıllık zaman ölçüsünde on iki dilimden biri olmakla birlikte ancak oruç sayesinde "vakit" niteliği kazanmasından olsa gerektir. Nitekimİbn Arabi'nin kelimeleriyle vakti zamana saplanmış bir bıçak olarak düşündüğümüzde, orucu da avuçla alma ve tutma fiili olarak "kabza" mecazıyla okuyabiliriz. Bu fiil, tıpkı vakit gibi, sınırlıdır ve emanet şuuru tam da bu noktada başlar: Sınırlı olduğunu yani haddini bilmek.
İmam Gazzâlî'nin kabuk ve öz ayrımı da asıl bu şuurda anlam kazanır. Açlık bir kabuktur; aç kalmanın sebebi -yani emanetin Sahibinin rızasına uygunluk- ise özdür.
Bu bilgilere göre oruç sadece aç kalmak değildir; gözün de oruç tutmasıdır. Lüzumsuz bakıştan, hoyrat bakıştan, harama kayan bakıştan uzak durmasıdır. Kulak da oruçludur; gıybetten, dedikodudan, kalbi kirleten sözlerden sakınır. Dil de oruçludur; kırmaz, incitmez, sataşmaya sataşmayla karşılık vermez.
Bu bağlamda Peygamberimiz Aleyhisselam'ın savaş anında bile oruçluya "Ben oruçluyum" demesini tavsiye etmesi son derece önemlidir. Zira bu cümle karşıdakine değil, insanın kendi nefsine söylenir aslında: "Dilim bana emanet; onu serbest bırakamam." Hatta daha ileri bir şuurla: "Düşmanıma bile bir oruçlu olarak davranmalıyım."

16