Molla Sadrâ, İslam düşüncesinde birbirinden farklı hatta zaman zaman birbirine karşıt görünen büyük damarları yeni bir metafizik terkibe tâbi tutmuş müstesna bir isimdir.
O, İbn Sina'nın aklî metafiziğini, İmam Gazzali'nin bilgiyi ahlakî ve ontolojik bir hâl olarak kavrayışını, Maktul Sühreverdî'nin nur merkezli İşrâkîliğini ve İbn Arabî'nin vahdet-i vücûd irfanını aynı ufukta buluşturmuştur.
Buna rağmen Molla Sadrâ, yeni Türkiye'nin entelektüel ortamına oldukça geç dahil olmuş bir âlimdir. Bu gecikmede mezhep, tarikat ve siyasetin çoğu zaman -müntesipleri için- kalın bir perdeye dönüşmesinin etkisi olsa gerektir.
Molla Sadrâ'yı yerli entelektüel ortama taşıyan ilk isimlerden biri, "Varlık ve İdrak – Molla Sadrâ'nın Bilgi Tasavvuru" (trc. Nurullah Koltaş, Klasik, 2015) adlı kıymetli çalışmasıyla İbrahim Kalın olmuştur.
Ardından Önsöz Yayınları'nın "Molla Sadrâ Külliyatı" başlığı altında yayımladığı risale hacmindeki kitaplar geldi. Bunları "Kitâbü'l-Meşâir – Metafiziğe Giriş" takip etti (trc.: Ahmet Kamil Cihan, Salih Yalın, Fevzi Yiğit, Endülüs, 2021). Nihayet şimdi de Molla Sadrâ'nın başeseri kabul edilen "el-Hikmetü'l-Müte'âliye fi'l-Esfâri'l-Akliyyeti'l-Erba'a - Dört Aklî Yolculukta Aşkın Hikmet", Şamil Öçal'ın proje-çeviri editörlüğünde dokuz büyük cilt -bakışımlı metin- hâlinde Türkçe'ye kazandırılmış bulunuyor (Litera, 2023-2025).
İslam düşünce tarihinde bazı eserler vardır ki yalnızca bir kitap değil, başlı başına bir medeniyet tasavvuru olarak okunurlar. Molla Sadrâ'nın kısaca "Esfâr" (Seferler) adıyla tanınan bu büyük eseri de onlardan biridir. Çünkü o yalnızca klasik İslam felsefesinin değil; aynı zamanda tasavvufun, metafiziğin ve irfan geleneğinin de en büyük metinlerinden biri kabul edilir.
Bugünün dünyasında "felsefe" denildiğinde çoğu zaman zihinsel bir faaliyet, kavramsal bir oyun yahut teorik bir disiplin anlaşılır. Oysa Molla Sadrâ için hikmet esasında felsefe, yalnızca düşünmek değil; dönüşmektir. Hakikati bilmek, ona dışarıdan bakmakla değil, ona doğru yürümekle mümkündür. Bu yüzden onun "dört yolculuk" anlayışı yalnızca metafizik bir teori değil; insanın varlık içindeki yürüyüşünün haritasıdır.
Eserin merkezindeki "dört sefer" (esfâr-ı erba'a), sûfî geleneğin seyr ü sülûk anlayışının felsefî bir terkibidir. İlk sefer (yolculuk), halktan Hakk'a yöneliştir: İnsan görünenden görünmeyene, kesretten vahdete doğru yürür. İkinci seferde artık Hak ile Hak'ta seyreder; bilgi burada zihinsel olmaktan çıkar, müşahedeye dönüşür. Üçüncü seferde, hakikati tadan insanın yeniden halka dönüşüdür. Fakat artık dünya ona başka görünür; eşya, ilahî isimlerin bir tecellisi hâline gelir. Dördüncü seferde ise halk içinde Hak ile yaşanır: Arif kişi topluma döner, öğretir, inşa eder, irşad eder; ancak kalbi daima Hakikat'le birlik hâlindedir.
Molla Sadrâ'nın büyüklüğü burada da ortaya çıkar. Yukarıda da zikrettiğimiz üzere o, İslam düşüncesinin birbirinden farklı görünen damarlarını aynı metafizik ufukta buluşturmayı başarmıştır. Bu nedenle "hikmet-i müteâliye", yalnızca aşkın bir felsefe değil; akıl ile keşfin, düşünce ile irfanın birleştiği bir idrak biçimidir. Onun düşüncesinde akıl, keşfin düşmanı değildir; tersine hakikate doğru yükselen insanın aynı yürüyüş içindeki iki farklı imkânıdır.

30