ABD ile İran, mevcut gerilimi, kaçınılmaz gibi görünen bir savaşa dönüşmeden gidermek için dün Umman›da görüşmeye başladı.
Ancak, ABD'nin "Biz yaptık" açıklamasına göre, İran'da 28 Aralık'ta başlayan sokak gösterilerinden bugüne tarafların hem namluları dikmiş olmaları hem de yakın geçmişte örneğini sıkça gördüğümüz kayıkçı kavgasının bir gereği olan ağız dalaşları tam bir magazine dönüştü.
ABD başkanının İran liderini tehdit ederken takındığı yüz ifadesi, liderin tehdidi cevaplarken sarığını hangi yana eğdiği; psikolojik savaşta kimin videosunun diğerininkinden daha inandırıcı olduğu… vb. bilgi kırıntılı haberler teferruat bile değil salt magazin malumatı olarak öne geçiverdi.
Bu magazinin yukarıda zikrettiğimiz kayıkçı kavgasına mahsus algıyla köpürtüldüğü de bilinmekle birlikte, hemen her eylemi Acem oyunu olarak nitelenen İran'da Hasan Sabbah'tan beri var olan "karanlık" yönetim anlayışının bundaki payını yadsımak da mümkün değildir.
İran'ın İstanbul'da yapılması kararlaştırılan görüşmeyi Umman'a taşımasının Türkiye ile olan ezeli rekabetinden kaynaklanıp kaynaklanmadığına ilişkin yoğun tartışmaları paranteze alsak bile, ihtiva ettiği büyük soru işaretleri kuşkularımızı çoğaltmakta, bu da aramızda zaten var olan ruhsal, siyasal mesafeyi daha açmaktadır.
Buradan bakıldığında, sıcak savaş ihtimaliyle yüklü olan kayıkçı kavgasını ekranlarda ve sosyal medyada bir magazin olarak sahiplenmemeyi; mezkur gerilimi İran'ın ABD ve İsrail ile alışılagelen cilveleşmelerinden sayarak, doksan milyon insanın endişesine gözümüzü kapatmamayı; daha da önemlisi kahir ekseriyeti Tevhit ehli olan o halkı inanç ve kültürümüzün dışına itmemeyi, bize has bir tutum olarak benimseyip malum karanlık meselelerin önüne almalıyız.
Böylece ABD-İsrail ile İran'ın tekrarlana gelen cilveleşmeleriyle aklımızı meşgul etmekten, zamanımızı harcamaktan kaçınacağımız gibi malum Acem oyunlarını bir mezhep/tarikat farkıyla keskinleştirerek, tutum ve eylemde -bilerek ya da bilmeyerek- din dairesinin dışına çıkmaktan da korunmuş oluruz.
Bu manada bağlısı, izleyicisi olduğumuzda bizi kendi heva ve hevesine göre iş tutmayan, bilakis sahih bir tutumun ehli kılan şu örneği, Belâzurî'den naklen tekrar hatırlatmak istiyorum:
"Üsâme (r.a.) hicretin 7. yılında bir seriyye komutanı olarak yola çıktı. Yolda Nehîk b. Mirdâs el-Cühenî'ye yetişti. Kılıç boğazına dayanınca Nehik, 'Lâ ilâhe İllallah' dedi. Ancak Üsâme onu öldürdü ve onun yanındaki hayvanları aldı. Dönünce Resûlullah (sav) ona, 'Ey Üsâme, 'Lâ İlâhe İllallah' diyen bir adamı mı öldürdün' dedi. Üsâme, 'Ey Allah'ın elçisi, o ancak canını kurtarmak için bunu söyledi' dedi. Resûlullah (sav), 'Sen onun kalbini açıp baktın mı' dedi. Üsâme bu yüzden, bir daha 'Lâ İlâhe İllallah' diyen bir adama kılıç çekmeyeceğine yemin etti.
Ali b. Ebû Talib (r.a.) Cemel ashâbıyla savaşmak için Basra'ya gittiği zaman, kendisiyle beraber gelmesi için Üsâme›yi davet etti. Üsâme, 'Vallahi, seni çok seviyorum. Eğer aslanın iki çenesi arasında olsaydın bile, seninle birlikte olmayı arzu ederdim. Fakat 'Lâ ilâhe İllallah' diyen hiç kimseyle savaşmayacağımı kendime nezrettim ve Rabbime söz verdim' dedi."(Ensâbü'l-Eşrâf, c.1, trc.: Mehmet Akbaş – Musa K. Yılmaz, YEK)

14