Nifferî'nin "Harf Durağı"ndan -önceki yazımızda- yaptığımız seçki, aslında yalnızca tasavvufî bir derleme değildir; aynı zamanda İslam yazısının ontolojisini, hüsnühattın metafiziğini ve hattatlık terbiyesinin iç mantığını açığa çıkarabilecek güçlü bir nazarî çerçevedir.
Çünkü burada "harf", sıradan bir dil unsuru olmaktan çıkarak görünürlük, bilgi, perde, huzur ve marifet arasında kurulan büyük ilişkinin merkezine yerleşir. Bu sebeple metni yalnızca sûfî bir söyleyiş olarak değil, aynı zamanda bir "hüsnühat nazariyesi" kapsamında okumak gerekir.
"Harf bir perdedir ve perde bir harftir" cümlesi, İslam yazı metafiziğinin en yoğun ifadelerinden biridir. Çünkü hüsnühatta harf, aynı anda hem gösteren hem gizleyendir. Harf görünürlüğün vasıtasıdır; fakat aynı zamanda hakikatin bütünüyle ele geçirilmesini engelleyen bir örtüdür.
Bu nedenle hattat, harfi yalnızca güzel yazmaya değil, onu şeffaflaştırmaya çalışır. Yazının kemâli, harfi ortadan kaldırmakta değil; harfi, kendisinden öteye işaret eden bir eşiğe dönüştürmektir.
Nifferî'nin: "Harf bilmez Ben'i" sözü de bu bakımdan son derece önemlidir. Çünkü burada harfin sınırlılığı dile getirilir. Yazı, hakikati taşıyabilir; fakat onu kuşatamaz. Dolayısıyla hüsnühat, mutlak hakikatin resmi değil; ona dair bir işaretler düzenidir.
Bu anlayış, İslam sanatındaki "tevazu estetiği"nin temelidir. Hattat ne kadar mahir olursa olsun, yazdığı şeyin yalnızca bir iz olduğunu bilir. Böylece yazı, mutlaklaşmak yerine mahv olur; görünmek yerine geri çekilir.
Bu yüzden Nifferî'nin "harften hurûc"u son derece kritik bir kavramdır: "Harften hurûc edenler ise huzûr ehlidirler." Buradaki "hurûc", harfi inkâr etmek anlamına gelmez. Bilakis, harfte takılı kalmamak demektir. Hakiki hattat da böyledir: Yazıyı sever ama yazının ötesindeki huzuru daha çok sever. Bu nedenle klasik hüsnühatta yazı çoğu zaman sessizdir; bağırmaz, gösteriş yapmaz, göz kamaştırmaya çalışmaz; satırdaki sükûn, hattatın iç terbiyesinin dışavurumudur.
Metindeki: "Veçhim için talim et" ifadesi ise doğrudan hattatlık terbiyesine açılır. Çünkü İslam geleneğinde "meşk" yalnızca teknik bir eğitim değildir. Kalemin tutulması, nefesin ayarlanması, harfin ölçüsü... bütün bunlar aynı zamanda nefsin terbiyesiyle ilgilidir. Bu nedenle hattatın elindeki titizlik, ruhundaki dikkatle birleşmek zorundadır. Nifferî'nin "ihlâs"ı sürekli merkeze alması da bundandır. Yazının hakikati, biçimsel mükemmellikten önce niyetin saflığıyla ilgilidir.
Özellikle "Zahir harf ehli: amele sevk etmeyen ilimdir. Bâtın harf ehli: hakikate sevk eden ilimdir." söyleyişi hüsnühattın estetik ölçüsünü verir gibidir. Eğer yazı yalnızca göze hitap ediyor, hayranlık uyandırıyor fakat insanı içsel bir yönelişe çağırmıyorsa, hâlâ "zahir harf" seviyesindedir. Fakat yazı kişide huşû, vakar, sükût, yöneliş ve iç derinliği uyandırıyorsa, "bâtın harf"e yaklaşmıştır. Bu nedenle İslam dünyasında güzel yazı yalnızca bir görsel sanat değil, aynı zamanda bir ahlak ve zikir biçimi olarak kabul edilmiştir.
Metindeki: "İsim, eğilmiş bir eliftir" cümlesi ise başlı başına bir yazı ontolojisi kurabilecek yoğunluktadır. Çünkü elif, İslam yazısında yalnızca bir harf değil; birlik ekseni, tevhidin dikey çizgisi ve bütün harflerin ilkesi olarak düşünülür. Elifin "eğilmiş" olması ise mutlak birliğin görünür âleme inişi, yani taayyün hâline gelişi şeklinde okunabilir. Böylece yazı, metafizik olanın biçim kazanması olur. Hattın kıvrımları yalnızca estetik hareketler değil; varlığın çoğullaşmasının izleridir.

6