Hüsnühattın zemini Kur'ân'dır

Önceki yazılarımızda Nifferî ve İbn Arabî'den hareketle hüsnühattın yalnızca estetik bir faaliyet değil, aynı zamanda bir hâl, nazar ve marifet terbiyesi olduğunu belirtmiştik. Böylece harfin, yalnızca yazının en küçük birimi olmadığı; görünürlük ile mana, şekil ile hakikat arasında kurulmuş bir berzah olduğu sonucuna ulaşmıştık.

Ancak hüsnühattın nazariyesi yalnızca harfin metafiziğiyle tamamlanmaz. Çünkü harf, aynı zamanda dilin unsurudur. Dil ise Kur'ân'ın taşıyıcısıdır. Dolayısıyla hüsnühattın bir diğer cephesi bizi doğrudan doğruya Arapça'ya, belâgat ve fesahate götürmektedir.

Bu sebeple tasavvufu hüsnühattın ruhu olarak görmemiz, dil ilimlerini ikinci plana ittiğimiz anlamına gelmez. Bilakis mana şekilden önce gelmekle birlikte kendisini de en mükemmel biçimde dil yoluyla göstermektedir. Dolayısıyla hattatın terbiyesi yalnızca kalemin terbiyesi değildir; aynı zamanda kelimenin terbiyesidir.

Dolayısıyla hüsnühattın zemini Kur'ân'dır. Sahası ise Kur'ân'dan başlayarak hadisleri, hikmetli sözleri, duaları ve insanı hakikate yönelten bütün güzel ibarelerdir. Yazılan şey yalnızca güzel görünmek için yazılmaz; doğruyu, iyiyi ve güzeli görünür kılmak için yazılır. Bundan dolayı hattatın ilk malzemesi mürekkep değil, kelâmdır.

İlahî kelam olan Kur'ân Arapça nazil olduğuna göre, hattatın Arap dilinin gramerini, belâgatını bilmesi de tabiî bir zarurettir. Meşk usulü, bu ilimlerin yerini tutmaz; aksine onlara açılan ilk kapıdır. Üstat kalemi öğretirken aynı zamanda öğrencisini kelâm ilimlerine doğru yönlendirir. Gerçek meşk, yalnızca harflerin biçimini değil, o harflerin taşıdığı manayı da öğrenmeye başlamaktır.

Bu sebeple bir hat talebesi, adeta çiçekler arasında dolaşan bir arı gibi İslam ilimlerinin birçok sahasını yoklamak zorundadır. Kur'ân'ın i'câzını anlatan eserler, belâgat kitapları, hadis mecmuaları, hikmetli sözler, dua metinleri ve irfan geleneğinin temel kaynakları onun zihnini ve ruhunu besleyen asli kaynaklardır. Çünkü hattat yalnızca yazıyı değil, yazının taşıdığı hakikati de meşk etmektedir.

Örneğin bu noktada Fahreddin er-Râzî'nin Kur'an'ın İ'câzı ve Belâgat'ında (trc.: Zekeriya Çelik, Litera) yaptığı tasnif dikkat çekici bir nazarî imkân sunmaktadır. Râzî'ye göre varlığın idrakinde dört mertebe vardır: Önce şeyin kendisi vardır. Sonra onun zihindeki tasavvuru meydana gelir. Daha sonra bu tasavvura delâlet eden lafız oluşur. Nihayet o lafzı gösteren yazı ortaya çıkar.

İlk bakışta bu sıralama dil ilmine ait teknik bir tasnif gibi görünse de bunun aynı zamanda hüsnühattın metafiziğini kurduğu anlaşılır. Çünkü yazı burada başlangıç değil, son mertebedir. Görünen harf, görünmeyen mananın en son tecellisidir.

Bu durum, İbn Arabî'nin yazılı, sözlü ve zihinsel harfler tasnifiyle şaşırtıcı bir uyum içindedir. İbn Arabî harfin önce zihinde doğduğunu, sonra sözde ortaya çıktığını ve nihayet yazıya dönüştüğünü söylerken; Râzî aynı hakikati bilgi nazariyesi bakımından ifade etmektedir. Böylece her iki mütefekkirde de yazı, mananın son görünme mertebesi hâline gelmektedir.

Buradan hareketle hüsnühattın estetiğinin yalnızca çizgide aranamayacağı da ortaya çıkar. Çünkü çizginin güzelliği, kendisinden önce gelen mana, lafız ve idrak mertebelerinin güzelliğine bağlıdır. Mana bozuksa, lafız ne kadar düzgün olursa olsun yazı kemâle ulaşamaz. Aynı şekilde lafızdaki belâgat, yazının estetiğini de beslemektedir.