Önceki yazımızda hakikatin tevazu ile araştırılası gerektiğinden bahisle, ilgili sorunların da haddi aşmaktan kaynaklandığını belirtmiştik.
Haddi aşmaktan maksat bilmekle bilmemenin yani görmekle görmemenin, aydınlıkla karanlığın, gölge ile sıcaklığın, ilimle cehaletin sınırlarını silmeye "kalkışmak"tır (Fâtır, 35/19-20).
Dolayısıyla bu kalkışma bir şeyin "ne" (hakikat); "ne için" (hikmet) ve "nasıl" (marifet) olduğunu karıştırma olarak, her biri kendi başına idrakin bir mertebesini (basamağını) oluşturan, aslında "tek" ama nefsi güçleri bakımından "çok" olan insanın kendi hakikatinden perdelenmesi olarak önce çıkmaktadır.
Böylece haddi aşmak, yine Hz. Ebû Bekir'in "Ma'rifetin sonu, ma'rifetten âciz kalmaktır" sözünden hareketle söyleyecek olursak, nesnenin bilgisinden başlayarak bilgiyi var eden Allah'ın hakkına yönelmiş olmaktadır. Zira bu söz Allah'ın bir bilgi nesnesi olmadığını, mutlak hükmeden olarak hükme konu olmayacağını, bu sebeple O'nu bilme iddiasının iddia edenin kendi yetersizliğini idrak etmesiyle ile ancak sahih halde gelebileceğini göstermektedir. Bu noktada da idrak inceltilmiş, susma ve teslimiyet (İslam olma) öne çıkmış olunmaktadır.
Tasavvuf terminolojisinde bu hâl yani incelik gösterme, susma ve teslim olma hâli "hayret" olarak adlandırılmıştır.
Ebû Nasr Serrâc Tûsî'nin "Teemmül, tefekkür ve huzur sırasında ariflerin kalplerinden gelen, onları teemmül ve düşünmeden alıkoyan bedîhat yani aydınlanma" olarak tanımladığı (el-Lüma', Erkam) hayret hakkında, Hucvirî, Şiblî'nin onu devamlılık şartıyla marifete yormasından hareketle şunları söylemiştir:
"Hayret (ve şaşkınlık) iki nevidir: İlki, bir şeyin varlığı ve mahiyeti, ikincisi bir şeyin keyfiyeti hakkındaki hayrettir. Allah'ın varlığındaki hayret şirk ve küfürdür, keyfiyetindeki hayret ise mârifettir. Çünkü Allah'ın varlığında ârifin şüphesi yoktur, Allah'ın keyfiyeti ve nasıl bir varlık olduğu hususunda ise akıl için mecal yoktur. Burada geriye, Hakk'ın vücudunda yakîn, keyfiyetinde ise hayret kalmaktadır. Bundan dolayıdır ki, (Şiblî): 'Ey hayrete düşenlerin delili, hayretimi artır', demiştir. O bu sözü ile önce Allah'ın varlığı ve sıfatlarının kemâli konusundaki mârifeti ispat ve kabul etmiş, bütün halkın maksadının O olduğunu, dualarının O'nun tarafından kabul edildiğini, hayret edenler için O'ndan başka hayret edilecek bir şey bulunmadığını bilmiş, o zaman hayretin artırılmasını dilemiş, matlubta (Allah'ın varlığında) aklın hayran ve sergerdan olmasının bir şirk ve bir vakfe (tereddüt) olduğunu anlamıştır. Ve bu mâna gayet latîf ve hoştur." (Keşfu'l-Mahcûb, Dergâh)
Gündelik hayatın içinden baktığımızda ise çocukluğumuzda başlayan hayrete giderek alıştığımızı ve böylece yok olmayı kabul etmeyen ancak artış ile eksilişi kabul eden hayreti yaşımız ilerledikçe eksiltmeye yöneldiğimizi görür, örneğin kozmolojiyi bir fizik meselesin, kendi varlığımızı biyolojik bir gerçekliğe havale ederiz.
Bu nedenle Kur'an hayretteki eksilmeye karşı "Bakmaz mısınız", "Düşünmez misiniz", "İbret almaz mısınız" uyarılarıyla bizden o alışkanlığımızı kırmamızı diğer bir söyleyişle alışkanlık uykusundan uyanmamızı ister. Böylece hayret, yukarıda işaret ettiğimiz ayetin "Görmeyenle gören, karanlıklarla aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz." mealine göre görmenin, aydınlıkta olmanın, şeylerin farkını bilmenin hakikatine bağlanarak, mezkur olumsuzlukları kırma ve aynı zamanda kendi haddimizde durma çabamıza ad olur.

11