Hayalin edebiyatı kurduğu yer
Edebiyatı yeniden düşünmek hayali yeniden hatırlamak demektir; peki modern gerçekçilik hayalı kovarak gerçeği mi korumakta, yoksa insanın idrakını mı zayıflatmaktadır?
Yazı, hayalı yalnızca düş kurma değil, varlıkla temas eden bir idrak mertebesi olarak tanımlar ve edebiyatın bu hayalin işlenmiş biçimi olduğunu savunur. Modern gerçekçilik anlayışının hayali edebiyatın dışına iterek insanın anlam kurma imkânını daralttığını öne sürer. Ancak edebiyatın hakikatle ilişkisini yeniden kurmak, hayalin kurucu gücünü yeniden tanımaktan geçer; bu da insanın kendi varlığını anlamlandırma biçimini değiştirmez mi?
"Hayal" dediğimizde çoğu zaman akla, aslı olmayan şeylerin zihinde kurulması gelir. Oysa bu kelimenin taşıdığı anlam alanı, basit bir düş kurma eyleminin çok ötesindedir. Hayal; hatırlama, tasavvur etme, olmayanı var gibi kurma, görüleni dönüştürme ve nihayet görünmeyene suret kazandırma gücüdür. Bu yüzden hayal, yalnızca zihnin bir oyunu değil; ruhun kurucu bir faaliyetidir. Aynı zamanda insanın varlıkla kurduğu ilişkinin en ince ve en derin damarlarından biridir.
Bu noktada hayali, düşünmenin değil yaratmanın eşiği olarak görmek gerekir. İdrakin mertebeleri içinde hayal, ilk basamaktır; fakat bu "ilk" oluş, onun değersizliğini değil, bilakis bütün diğer mertebelerin zemini oluşunu gösterir. Akıl, tasavvur, fikir, sezgi, zekâ, zan... bütün bu mertebeler, hayalin açtığı imkân alanı içinde işler. Bu sebepledir ki hayal, mecazen "tarla" olarak isimlendirilmiş; İbn Arabî tarafından ise "sahili bulunmayan bir umman" olarak tavsif edilmiştir. Edebiyat, işte bu ummanın kıyısında başlar.
Çünkü edebiyat, düşüncenin değil; hayalin işlenmiş, biçim kazanmış hâlidir. Bir metni edebî kılan şey, yalnızca bir anlam taşıması değil; o anlamı bir varlık hâline getirebilmesidir. Hayal, burada belirleyici rol oynar: Söz, hayal sayesinde soyut olmaktan çıkar, tecrübe edilebilir bir âleme dönüşür. Böylece dil, yalnızca bir ifade aracı değil; bir inşa ve ihya vasıtası hâline gelir.
Âmâk-ı Hayâl adlı romanın sahibi Filibeli Ahmed Hilmi'nin Ruh Hallerinin İlmi'nde (İlm-i Ahvâli'r-Ruh – psikoloji; Hz.: Hicret Osta, Büyüyenay, İstanbul 2019) hayale dair yaptığı ayırım, bu hususu berraklaştırır.
Ona göre hayal iki türlüdür: hatırlayıcı hayal ve yaratıcı hayal. İlki geçmişte olanı çağırır; ikincisi ise henüz var olmayanı kurar. Edebiyat, bu iki hayalin kesişme noktasında (ya da berzahında) doğar. Hafızanın sunduğu malzeme ile ruhun icat gücü birleşir ve ortaya yeni bir dünya çıkar.
Bu dünyanın kuruluşu, rastgele bir uydurma değildir. Hayal, elindeki malzemeyi belirli işlemlerden geçirir: ekler, çıkarır, büyütür, küçültür ve çözümler. Ancak bütün bu işlemlerin özünde iki temel hareket vardır: Terkip ve tahlil. Edebiyat da esasen bu iki hareketin dildeki tezahüründen ibarettir.
Bir romanın karakterleri, bir şiirin imgeleri, bir hikâyenin zamanı ve mekânı... bunların hiçbiri doğrudan verilmiş değildir. Hepsi hayalin kurucu faaliyetiyle yeniden inşa edilir. Bu yüzden edebiyat, doğayı taklit etmekle yetinmez; onu aşar, dönüştürür ve kimi zaman ondan daha sahih bir hakikat düzeyi kurar.
Bu noktada hayalin iki yönü belirginleşir: Kurgu ve ideal. Kurgu, doğada olmayanı var eder; ideal ise doğada olanı daha yetkin bir güzelliğe doğru taşır. Edebiyat, bu iki yön arasında hareket ederek hem imkânsızı mümkün kılar hem de mümkün olanı derinleştirir. Bu çift yönlü hareket, edebiyatın hem yaratıcı hem de arayıcı karakterini açıkça ortaya koyar.
Tasavvuf ise hayale çok daha köklü bir anlam kazandırır. Ona göre hayal, yalnızca zihinsel bir tasarım alanı değil; varlığın tecelli ettiği bir mertebedir. İbn Arabî'nin ifadesiyle âlem bir hayaldir; fakat bu, onun hakikatten kopuk olduğu anlamına gelmez. Aksine hayal, hakikatin görünme biçimlerinden biridir. Bu yüzden hayal ile hakikat arasında bir karşıtlık değil, bir berzah yani geçişlilik vardır. Edebiyat, bu geçişliliğin dildeki karşılığıdır.

19