İbn Arabî'nin (k.s.)Füsûsu'l-Hikem'de Yûsuf kelimesi altında açtığı "nûriyye hikmeti", ilk bakışta rüya, vahiy, hayal ve te'vil üzerine kurulmuş bir metafizik bahis gibi görünür. Oysa dikkatle bakıldığında bu bahis, aynı zamanda insanın dünyayı nasıl gördüğünü, gördüğünü nasıl anlamlandırdığını ve anlamlandırdığı şeyi nasıl dile getirdiğini de açıklayan son derece derin bir idrak teorisidir. Bu bakımdan söz konusu fass, yalnızca tasavvufî düşünce için değil; şiir, hikâye, mecaz, temsil ve sembol gibi meseleler etrafında düşünen bir edebiyat anlayışı için de son derece kurucu bir ufuk taşır.
Çünkü İbn Arabî burada bize, insanın hakikate çoğu zaman doğrudan değil,hayal üzerinden ulaştığınısöyler. Hazrete göre (hayalin bir kipi olan) rüya bunun en belirgin örneğidir. Nitekim vahyin başlangıcının sâdık rüyâ ile olması, hayalin dinî ve ontolojik kıymetini gösterir. Hz. Âişe validemizin naklettiği üzere Peygamberimiz Aleyhisselam'a vahyin ilk gelişi, sadık rüyalar sûretinde olmuş; gördüğü her şey sabah aydınlığı gibi tahakkuk etmiştir. Bu noktada İbn Arabî'nin asıl dikkati çektiği husus şudur: Rüya, hakikatin zıddı değildir; bilakis hakikatin sûret giydiği ilk mertebelerden biridir. Buna göre hayalde çoğu kez sanıldığı gibi aldatıcı bir sis alanı değil; hakikatin insana tahammül edilebilir biçimde göründüğü ara bir âlemdir.
Tam da bu yüzden İbn Arabî, hayali küçültmek yerine yüceltir. Hatta onun çizdiği çerçevede mesele yalnızca uyku hâlindeki rüyalarla da sınırlı değildir. "İnsanlar uykudadır; öldükleri zaman uyanırlar" hadisini merkeze alarak, beşerî idrakin dünya içinde yaşadığı bütün tecrübeyi bir tür "rüya içinde rüya" olarak düşünür. Buna göre insanın uyanıklık dediği hâl bile, mutlak hakikate nisbetle tam bir uyanış değildir. Dünya tecrübesi, hayalin yoğunlaştığı ve çok çeşitli sûretler hâlinde aktığı büyük bir sahnedir. Biz bu sahnede eşyayı, hadiseleri, insanları ve hatta kendimizi bile hakikatlerinin son hududunda değil; bize göründükleri sûretler içinde tanırız.
Konun edebiyatla bağını tam da bu noktada kurarız:
Çünkü edebiyat da rüya ve hayal gibi, hakikati doğrudan çıplak hâliyle vermez; onu sûretlendirir, işaretlendirir, mecaza büründürür, bir görüntü, bir ses, bir sembol, bir temsil içinde dolaşıma sokar. Bir başka ifadeyle edebiyat, mânânın sûret giymesidir. İbn Arabî'nin "sütün ilim sûretinde görünmesi" örneği, yalnızca rüya tabirine değil; edebî dilin çalışma biçimine de ışık tutar. Çünkü burada asıl olan, görünen sûretin kendisinde durmak değil; o sûretin taşıdığı mânâya geçmektir. Süt, süt olarak kalmaz; ilme delâlet eder. Yıldız, yıldız olarak kalmaz; kardeşlerin sûreti olur. Güneş ve ay, yalnızca gök cismi değildir; babayı ve teyze yahut anne makamını görünür kılan hayalî kalıplar hâline gelir. Böylece sûret, kendi hududunu aşarak mânâya açılır.
Bu yönüyle bakıldığında edebiyatı, hayalin dil içindeki tecellisi olarak görmek mümkündür. Şairin kelimeleri, hikâyecinin sahneleri, romancının kişileri, denemecinin imgeleri; bunların her biri hakikatin doğrudan teslimi değil, hayal mertebesinde kurulmuş sunumlardır. Fakat bu sunumlar "yalan" değildir. Tam tersine, bazen hakikati düz anlatımdan daha güçlü biçimde taşıyan yollardır. Çünkü hakikat çoğu zaman çıplak bilgi olarak değil,sembolik yoğunlukiçinde kalbe ve zihne yerleşir. İnsan bir fikri her zaman mantık cümlesiyle değil; bazen bir hikâye, bir teşbih, bir mısra, bir rüya sahnesi ile kavrar.

4