Estetik anlayışlar arasındaki fark önce inanç farkıdır

Modern Batı estetiği ile İslâm estetiği arasındaki fark, çoğu zaman yalnızca sanat anlayışındaki bir ayrım gibi değerlendirilir. Oysa mesele bundan çok daha derindir. Çünkü burada yalnız "sanat nedir" sorusu değil; "hakikat nasıl görünür hâle gelir", "insan nasıl görür", "görmek yalnız gözün fiili midir" ve nihayet "varlık kendisini insana nasıl açar" soruları da söz konusudur.

Bu bakımdan Immanuel Kant estetiği ile İbnü'l-Heysem, İmam Gazzâlî, Sühreverdî, İbn Arabî ve Takiyüddin er-Râsıd çizgisinde şekillenen nur estetiğini karşılaştırmak, yalnız iki ayrı sanat teorisini değil; iki ayrı iman, idrak ve varlık tasavvurunu karşılaştırmak anlamına gelir.

Bununla birlikte iki gelenek arasında hiçbir temas yokmuş gibi davranmak da doğru değildir. Çünkü her iki tarafta da sanat, dış dünyanın basit bir kopyası olarak görülmez. Kant'a göre güzel, nesnenin yalnız fizikî niteliği değildir; hayal gücü ile anlama yetisinin özgür uyumundan doğan özel bir tecrübedir. Bu nedenle sanat, salt taklit değil; insan zihninin dünyayla kurduğu ilişkinin görünür hâle gelmesidir.

Nur estetiğinde ise sanat, görünen nesnenin tekrarı değil, görünenden görünmeyene geçişin dili hâline gelir. Özellikle İbn Arabî'de sanat eseri, tıpkı rüya gibi tabir edilmesi gereken bir sûrete dönüşür. Görülen şey kendi üzerine kapanmaz; kendisini aşan bir manaya açılır. Böylece sanat, yalnız temsil değil; aynı zamanda bir yorum alanı hâline gelir.

Bu noktada her iki gelenekte de seyircinin pasif olmadığı görülür. Kant'ta estetik yargı yalnız nesneden kaynaklanmaz; öznenin zihinsel faaliyetleriyle oluşur. Güzel, insan zihninde meydana gelen özel bir serbestlik hâlidir. Nur estetiğinde ise seyreden kişi yalnız bakmaz; çözer, yorumlar, sûretten manaya geçmeye çalışır. Seyirci de yalnız göz sahibi biri değil; Allah'ın insan ile kalbinin arasına girdiğini bilen bir idrak ve yorum sahibidir. Böylece sanat, her iki gelenekte de insanı dönüştüren bir faaliyet hâline gelir.

Ancak bütün bu muhtemel yakınlıklara rağmen fark yine de çok derindir. Çünkü Kant estetiği nihayetinde modern öznenin kuruluşuyla ilgilidir. Dünya, insan zihninin kurucu yetileri içinde görünür hâle gelir. Güzelin kaynağı da öznenin yargı yapısında aranır. Nur estetiğinde ise mesele ters yönde işler. Orada güzellik, öznenin zihinsel kuruluşundan değil; varlığın nuranî düzeninden doğar.

Kant için ışık, büyük ölçüde Aydınlanma'nın metaforudur: aklın açıklığı, düşüncenin berraklığı ve insanın zihinsel olgunluğu... İslâm düşüncesindeki nur anlayışında ise ışık yalnız epistemolojik değil, aynı zamanda ontolojik bir hakikattir. Gazzâlî'de nur hem eşyayı görünür kılan hem de aklı hakikate açan ilkedir. Sühreverdî'de bütün varlık dereceleri nurun yoğunluğu ve zayıflığı üzerinden açıklanır. İbn Arabî'de ise nur hem görülen hem de onunla görmenin mümkün olduğu hakikattir. Bu nedenle burada ışık, yalnız gözün değil; varlığın kaderidir.

Bu ayrım, iki ayrı Tanrı tasavvuruna ve dolayısıyla iki ayrı iman anlayışına dayanır. Kant estetiğinde Tanrı, estetik tecrübenin merkezinde değildir. Güzel, vahyin uzantısı değil; öznenin yargı yetisinin bir tecrübesidir. Buna karşılık nur estetiğinde bütün görünürlük, bütün anlam ve bütün güzellik Nûru'l-Envâr'a dayanır. Varlık, kendi başına kapalı bir madde yığını değil; tecellînin görünür hâle gelmesidir. Bu nedenle İslâm sanatında ışık, temsilin değil tecellînin dili hâline gelir.