İnsanı, idrak ve güçlerinin çokluğu içinde düşündüğümüzde, "İnsan nedir" sorusunu tek bir cevaba indirmenin neden bu kadar zor olduğunu daha baştan kabul etmiş oluruz. Çünkü insan, sadece sahip olduğu güçlerin toplamı değildir; o güçlerin birbirine muhtaçlığı, çatışması ve müşterek işleyişi içinde sürekli yeniden kurulan bir varlıktır. Bir bakıma insan, sabit bir "şey" değil, hareket hâlindeki bir nispetler ağıdır.
Bu yüzden "İnsan nedir" sorusunun edebiyat için zorunlu olup olmadığı meselesi, ilk bakışta sanıldığı kadar basit değildir. Nitekim hem teorik hem pratik düzeyde gördüğümüz gibi, edebiyatla meşgul olanların çoğu, insanın idrak güçlerini saymak bir yana, onları düşünmenin gerekliliğini bile hissetmez. Bu durum, bir eksiklik gibi görünür; fakat hakikatte bu, sorunun mahiyetinden kaynaklanan bir uyumsuzluktur.
Çünkü edebiyatın iş gördüğü alan ile "idrak ve güçleri" dediğimiz alan aynı cinsten değildir. Edebiyat, çoğu zaman maddî olanın, yani dile gelen, biçim kazanan, eser olarak somutlaşan tarafın içinden konuşur. Oysa idrak ve güçleri, maddeden ziyade manaya, daha doğrusu nispetlere / fenomenlere aittir. Bu nedenle sayılabilir olanla sayılamaz olanın cevabı nasıl birbirinden farklıysa, insanın maddî tezahürleriyle onun idrakî hakikatine verilecek cevap da aynı olmayacaktır.
Fakat asıl mesele burada bitmez. Çünkü bu güçlerin insanda "bulunması", onların insana ait olduğu anlamına gelmez. Söz konusu güçler insanın "malı" değildir, daha doğrusu onları temellük edemez. Onlar insanda tecelli eder, dolayısıyla insanın mülkü değildir. Hayat tarzlarının çeşitliliği ve ölüm karşısındaki eşitsizlik bu hakikati açıkça gösterir.
İşte bu noktada soru derinleşir: İdrak ve güçleri insanda madem yerleşik değildir, o hâlde insanı bu güçlere "mekân" kılan nedir ve bu gelişin "kaynağı nerede"dir
Bu soruya verilecek cevap, İmam Gazzâlî'nin (r.h.) tasnifiyle, muamele ilimlerinden değil, mükâşefe ilminden gelir. Yani maddiliğiyle muamele ilmine dahil olan edebiyatın sınırları içinde değil, tasavvufun açtığı ufukta... Çünkü "İnsan nedir" sorusundaki asıl düğüm, "nedir"in hangi düzlemde sorulduğudur.
Tam burada İbn Arabî'nin (k.s.) sözü devreye girer ve meseleyi kökten değiştirir.
İbn Arabî, aklın kendi başına bir bilgi kaynağı olmadığını, aksine sürekli başka güçlere muhtaç olduğunu gösterir. Akıl kulağa muhtaçtır; sesleri onsuz bilemez. Göze muhtaçtır; renkleri onsuz tanıyamaz. Hayale, hafızaya, musavvireye muhtaçtır; düşünceyi onsuz kuramaz. Hatta kendi kurduğu düşünceyi bile, aslında kendisi gibi bir varlık olan "fikir gücünden" taklit eder.
Bu durumda akıl, sandığımız gibi bağımsız bir hâkim değil, bağlı bir memurdur.
İbn Arabî'nin asıl çarpıcı tespiti ise şudur: Akıl, kendisinden daha aşağı mertebedeki güçleri taklit etmekte tereddüt etmezken, Allah'ın kendisi hakkında bildirdiği hakikatleri kabul etmekte çekingen davranır. Yani insan, kendi düşüncesini taklit eder; fakat Rabbini taklit etmez.
Bu, onun ifadesiyle "âlemdeki en tuhaf yanlışlıklardan biridir."
Buradan çıkan sonuç şudur: Akıl, kendi sınırlarını bilmedikçe, hakikate değil, sadece kendi kurduğu dar çerçeveye ulaşır. Oysa peygamberin getirdiği bilgi, aklın imkânsız gördüğü şeyleri de içerir. Bu durum aklı sarsar; ama onu iptal etmez, aksine kendi sınırını fark etmeye zorlar.

4