Ziya Osman Saba'nın "Her Akşamki Yolumda" adlı şiiri, ilk bakışta yorgun bir insanın akşam vakti bir camiye sığınma arzusunu dile getirir. Fakat şiirin derinine inildiğinde, burada yalnızca yorgunluk değil; talep, kanaat, teslimiyet, mekân ve sükût etrafında kurulmuş zarif bir ruh hâli vardır.
Şair şöyle başlar:
"Her akşamki yoluma koyulmuş gidiyorum.
Her akşamdan vücudum bu akşam daha yorgun.
Öyle istiyorum ki bu akşam biraz sükûn,
Bir cami eşiğine yatıversem diyorum."
Bu dört mısrada hayatın bütün ağırlığı toplanmıştır. Yol her akşamki yoldur; fakat yorgunluk diğer akşamlardakinden daha fazladır. Zira insan aynı yolu yürür, ama aynı insan olarak yürüyemez; her akşam biraz daha eksilir, biraz daha susar, biraz daha içeri çekilir.
Buradaki talep dikkat çekicidir: Şair büyük şeyler istemez. Ne zafer ne servet ne mutluluk ne de dünyaya ait parlak bir karşılık... Yalnızca "biraz sükûn(et)" ister. Bu da modern insanın çoğaltarak aradığı huzurun, Ziya Osman'da eksiltilerek arandığını gösterir. Nitekim, ikinci kıtada ses doğrudan duaya dönüşür:
"Rabbim, şuracıkta sen bari gözlerimi yum!
Sen, bana en son kalan, ben senin en son kulun;
Bu akşam, artık seni anmayan İstanbul'un
Bomboş bir camiinde uyumak istiyorum."
Bu mısralarda İstanbul artık yalnız bir şehir değildir; unutmanın, gafletin ve manen tenha oluşun mekânıdır. "Artık seni anmayan İstanbul" ifadesi, bir zihniyet ve medeniyet hüznünü de içinde taşır. Şair, bu unutuluşun ortasında, kendi varlığını tam idrak edebilmek için boş bir camiye sığınmak ister. Çünkü cami burada yalnız ibadet edilen yer değil; insanın son barınağı, kalbin son eşiği, sükûtun son evidir.
Şairin "cami eşiği"ni istemesi de ayrıca önemlidir. İçeriye sahiplenerek değil, eşiğe sığınarak yaklaşır. Eşik, tevazu menzilidir. Orada insan ne tamamen dışarıdadır ne de bütünüyle içeride. Dünya ile ahiret, ses ile sessizlik, yorgunluk ile teslimiyet arasında bir geçiş yeridir.
Son kıta ise şiirin kanaat ufkunu açar:
"Sonsuz sessizliğini dinlemek istiyorum.
Bilirim ki taşlığın bir döşek kadar ılık,
Sana az daha yakın yaşamak için artık,
Rabbim, ben yalnız zeytin ve ekmek istiyorum."
Burada sükût, yalnız sesin yokluğu değildir; dinlenen bir varlıktır. "Sonsuz sessizlik" ifadesi, caminin taşlığında duyulan manevi derinliği anlatır. Şairin istediği yatak değil, taşlık; sofra değil, zeytin ve ekmek; dünya değil, Allah'a biraz daha yakın olmaktır.
Bu yüzden şiirin en çarpıcı tarafı, isteğin küçülerek büyümesidir. İnsan dünyadan yoruldukça bazen daha fazlasını ister; Ziya Osman ise daha azını ister. Fakat bu azlık, hakikatte bir yoksunluk değil, kanaattir. "Zeytin ve ekmek" burada sade bir yiyecek değil; dünyanın fazlalıklarından arınmış bir hayatın işaretleridir.
Benim eski bir yorumumda "çocuk-adam" diye andığım kişi de (bkz.: Ateşten Kelimeler, Şule) tam bu şiirin içinden çıkar. O, akşamın bütün yükünü omuzlarında taşıyan; aşkı, özlemi, kırılmışlığı, bekleyişi ve konuşamamayı içinde büyüten biridir. Fakat bütün iç fırtınasına rağmen vardığı yer yine aynıdır: cami eşiği, ılık taşlık, sükût ve dua.

13