Henüz bayram vaktinin içindeyken, Hâce Muhammed Lutfî (Alvarlı Efe) Hazretleri'nin (k.s.) "Bayram o bayram olur" adlı ilahisinin önceki yazımızdan kalan kıtalarını yorumlayarak, "ne olduğunda bayramın gerçekten bayram olacağı"na dair yorumumuzu çerçeveleyelim.
Efe Hazretleri'nin ilahisi şöyle devam eder:
Hakk'ı şevk ile seven tevhid ehlinin bu sevgide kalbî bir tasdike ulaşmasındaki rehber ilahî kelâm, yani Kur'an'dır. Kulun elinin Kitab'ı tutması, dilinin ilahî hitaba yönelmesi ve canının bu çağrıya koşması gerekir. Kur'an'a yönelen bir hayat, insanı hakikatin kapısına götürür; bu yöneliş, bayramın manevî anlamını derinleştirir.
Allah'ı gönülden seven kişi, O'nun rızasına ulaşmak için gayret eder ve ilahî lütfa güven duyar. Böylesi bir teslimiyet kalbe huzur verir. Kul, Rabbine güvenmeyi öğrendiğinde dünya yükleri hafifler; bayramın sevinci de işte bu gönül huzurunda saklıdır.
Kalbinde Rahman'ın varlığını hisseden insan, dertlerine deva bulur. İlâhî rahmet kalbi özgürleştirir ve iç dünyayı aydınlatır. Böylece bayram, yalnızca bir günün değil, bütün bir hayatın sevinci hâline gelir.
Hazret, ilahisinin son kıtasında, kendi -adını da belirterek- duasını dile getirir; Allah'tan lütuf ve kerem ister, harem kapısına kabul edilmeyi ve dilinin sürekli zikir ile meşgul olmasını temenni eder. Çünkü kul için en büyük bayram, Rabbine yakınlık içinde yaşamaktır.
Neticede Hâce Muhammed Lutfî'nin bu ilahisi bize şunu hatırlatır: Bayram; yeni elbiselerle, tatlılarla ya da kalabalıklarla değil, affedilmiş bir kalp, nurlanmış bir gönül ve Allah'a yönelmiş bir hayatla gerçek bayram olur. İşte o zaman gerçekten "bayram, o bayram olur."
Efe Hazretlerinin bu minvaldeki tasavvufi ıstılahlarla örülü haberleri, bayramın zahirde bir sevinç ve neşe olarak yaşanmasına mani değildir. Özellikle çocukların bayram idraki yeni elbiselerle, tatlılarla, sanki bir tören alayı oluşturarak harçlık ve şeker için komşuların kapılarını yoklamalarıyla oluşur. Zira Kurban Bayramı'yla birlikte yılda iki defa idrak edilen bayram, çocuklar için diğer günlerden "farklı" tutulmayı talep eder. Böylece bu günün farkı kendi adıyla müşahhas hale gelerek diğer vakitlerin tekdüzeliğinden, sıradanlığından ayrılıp özel bir şuur katına yerleşir. Zaten kendi varlıkları da başlı başına bir sevinç olan çocuklar, bu özelliklerini ebeveynlerinden başlayarak topluma yayar; hediyeleşme güzelliğinin, yürekleri ısıtmanın, yüzleri ışıtmanın sebebi, kısaca sevginin dağıtıcısı ve toplayıcısı olurlar.
O halde Hâce Muhammed Lutfî'nin "ne olduğunda ancak bayram olacağı"na dair düşünceleri doğrudan "iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayıran" anlamında mümeyyiz olanlara yöneliktir. Onlar da ilk bakışta bayramın zahirine tabi olmakla birlikte onun batınında yerleşik olan manevî hususlara dikkat kesilerek, ancak ehl-i kâmile has olan bir şuur ve tefekkürü kuşanma imkanına erişebilirler. Bu bağlamda bir ehl-i kâmil olarak Efe Hazretler, ancak kendisine has olan tefekkürden onların da nasiplenmelerini murat etmiş gibidir. Bu minvalde, mümin kendisi için istediğini kardeşi için de istemek zorunda olduğuna göre, Hazretin, her şeyden önce kardeşlik hakkının gereğini yerine getirdiğini söylememiz de mümkündür.

19