ABD'nin Sykes-Picot Antlaşmasını güncellediği Ortadoğu Planı, ABD-İsraili'nin İran'a yönelik saldırılarıyla sürüyor. Her ne kadar bu saldırının sonuç alma niteliğinde olduğu söylense de bunun gerçekte bir sonun başlangıcı olduğunu herkes biliyor. Ancak bunu resmi bildirimler üzerinden temellendirmek en azından şimdilik mümkün bulunmuyor. Televizyon yorumcularının savaşa ve gidişata dair değerlendirmelerinden de açıkça görülen bu durum, resmi yalanların -politik karakterleri itibariyle teknik olmasından dolayı- doğrulanamayışlarından kaynaklanıyor.
Örneğin, İsrail'in 2. Dünya Savaşı'ndaki ekonomik çöküntüden kurtulmak için Filistin topraklarının işgalcisi İngiltere tarafından ABD'ye satılan sahada kurulduğu ve böylece onun müstakil bir devlet görünümünde sadece ABD'nin değil tüm Haçlı dünyasının, haktan, hukuktan tümüyle bağımsız vekil terörist devleti olarak yapılandırıldığı malumdur.
Buna tabi olarak en doğru adıyla ABD-İsraili kuruluşundan beri her ne yapıyor olursa olsun ABD başta gelmek üzere Almanya, İngiltere, Fransa vb. ülkeler tarafından koşulsuz olarak desteklenmekte ve her nereden geliyor olurda olsun ona yönelik ataklar bizzat bunların ittifakıyla "savunma hakkı" adı altında önlenmektedir.
Bu rağmen, savaş uçaklarıyla bunların yakıtlarının ve İran'ın başına boca ettikleri bombaların ABD'ne ait olduğu bilinmekle birlikte yürürlükteki resmi yalanın doğruluğu, yani bu yalanın politik olması nedeniyle teknik boyutu izah edilemediği için zikrettiğimiz tv yorumcularının dilleri şişmekte ve bunların hemen hepsi "Savaşa dahil olmadığını açıklayan ABD savaşa bizzat katılır mı" şeklindeki saçmalığı bin kere belgelenmiş gereksiz bir sorunun peşinde sürüklenmektedir. Üstelik söz konusu saçmalığın yeni örnekleri de peş peşe üretiliyorken Tıpkı Almanya'nın yeni Şansölyesi Merz'in ABD-İsraili'nin İran'a saldırısı hakkında birkaç önce yaptığı şu açıklamadaki gibi: "Bu İsrail'in hepimiz için yaptığı kirli bir iş."
Merz, kirli bir iş nitelemesiyle İran'daki İslam kisveli rejimden kaynaklanan derin korkusunu kastetmekle birlikte, onu zahiri anlamıyla değerlendirdiğimizde geçmişteki birçok ilginç sonucu yeniden bağlanıyoruz. Örneğin, 2. Dünya Savaşı'nda yüzde altmışı ABD'ne, yüze otuzu Almanya dışındaki devletlere, ancak yüzde onu Filistin'e göç eden Yahudilerdeki bu hareketin üreticisi olarak Almanya, medya ve sanatın aşırı bir abartmayla efsaneleştirdiği Holokost'un yani kolektif mağduriyetin asli mekandır. ABD'nde 1930'un son yıllarında antisemitizmin hakim kılındığını, 1939'da bine yakın Yahudi mülteciyi ABD'ye taşıyan SS St. Louis Gemisi'nin ABD tarafından reddedildiğini, bu yolculardan Avrupa'ya dönenlerin dörtte birinin Holokost'ta öldürüldüğünü, bu ret ve sonucu ihtiva eden planın tek gerekçesinin Almanya eliyle üretilen korkuyla Yahudi göçlerinin Filistin'e yönlendirilmesinden ibaret olduğunu hatırlatarak, -sahiden öldürülmüşlerse- o Yahudilerin bu plana tabi olmamalarından kaynaklandığı
106