Tenhalığını yitirmiş dünya...

Şehrin şöhretli AVM'lerinden birinin en üst katındayım. Hemen her şeyin görünür olduğu bu noktada duruyor ve önce en aşağıdaki curcunaya bakıyorum. Sanki yukarılara, yanlara akmak için kuvvetli bir gerilim birikiyor. Sonra yavaş yavaş bir elekten eler gibi akışı zihnimde sallıyor ve yukarıya doğru göz gezdiriyorum. Bir belgesel çekseydim tereddütsüz bu noktaya kamera yerleştirir en geniş açıdan bütün manzarayı çerçevelerdim. Belki de içimdeki sinematografik göz taşıdı beni köşeye. İlk elden bu yapıyı tasarlayan mimarı takdir ettim. Bir karınca yuvası karakteri vermeyi başarmış eserine. Yürüyen merdivenler, asansörler, uzun dönüşlerle birbirine bağlanan koridorlar, mağazalar, tavandan aşağı katmer katmer inen ışık perdeleri ve bütün bunların yarattığı hareket duygusu. Her şey birbirine bağlanırken nesne ve öznenin tek başına kalmasının önü kesiliyor. Böylece AVM kapalı alan olmaktan çıkarılıp metrodan metrobüse, otobüs duraklarından otoparklara değin bir sürekli girme çıkma efekti oluşturuyor. Elbette sebepsiz değil bu psikolojik etki. Almak ve bir şeylere bakmak hatta bir yere yetişmek kendiliğinden kaçınılmaz kılınmış. Bir mahşer döngüsü kurulan. İçinde bir an sabit kalma isteği duyanı bile mevcut atmosfer elinden tutup döngünün içine katıyor. Durduğum noktadan gördüklerim hızla düşüncenin tülbentinden süzülüyor. Acaba diyorum benim bir anlığına burada durup gözlem yapıyor olmam da bu atmosfere dahil mi İşte bunca ses, bunca uğultu, bunca ışık ve hareket sarmalanışı arasında benim de ıssızlığım elimden alınıyor.

Issızlık oysa ne yaman bir kelimedir duyup yaşayan bilir. Hatta dilimizin ilk yazılı kaynakları arasında sayılan bir saguda 'ıssız'ın geçmesi bana hep çarpıcı gelir. Sadece bir durumu karşılamaz çünkü ıssız. Oluşu ve kaderi de içine alır. O sebepten ıssızlığa göre şekillenir her duygu, her duyuş hatta her düşünce. Neden mi Dünyayı bir yana bırakalım, kainatı, kosmosu hayal edelim. Onca döngüsellik ve hareketlilik içinde sonsuzluğun görkemi güneş dahil yıldızları, gezegenleri ve dünyayı da bir başına bırakır. Güneşten dünyaya saman yollarından genişleyip büyüyen evren bozkırlarına kadar ıssızlık mutlak olup çıkar. Fakat tam da burada insanın o muhteşem bir ve biricik öznelliği parlar. İnsan olmasa, onun varlığı bütün bu ıssızlığa nazar kılmasa neye yarar ki olup bitenler görünüp kaybolanlar Bir köşesine adeta kendimi silercesine attığım AVM'ye bakan, onu okuyan gözlerim olmasa her şey kaosa ve o büyük saçmalığa çıkmaz mı Benim bir anlık uyanıklığım mekandan uzaklaştırılmış ıssızlığı bir varlık efekti gibi devreye sokmaz mı

İster avuntu, ister safdillik isterse gerçekten bir anlığına zamandan kopuş deyin bu halime ne sözlerimden ne de duyuşlarımdan geri dönerim. Ben ıssızlığı dünyanın 'karnında' bir trajedi, acı, duygu efekti değil yaratıcı, ontolojik bir gereklilik diye görüyorum. Issız dilimizde iyesiz, sahipsiz anlamına da gelir. Issızlık da oradan kök bulup genişler. Fakat bir varlığın ıssızlığın çamuruyla karılıp hayatın mayasına katılabilmesi için ilkin bu büyük duygunun içinden geçmesi gerekir. Bu bakımdan Yunus Emre bana göre ilk büyük ve ıssız şairimizdir. Onun şiirleri baştan sona bu gözle okunduğunda ıssızlığın büyük fırınından aidiyetin yüksek iklimine geçildiğini hisseder. Bugün dünyanın neredeyse hemen her köşesi büyük bir ıssızlık tehlikesiyle karşı karşıya ise bu sadece nüfus hareketleri, ulaşım imkanlarının kolaylaşması, üretim tüketim ilişkilerinin değişmesiyle açıklanamaz. Daha ötede insanın elinden alınmak üzere olan ontolojik bir hesap yürütülmektedir. İnsan durup dinlendiği, muhakeme edip karşılaştırdığı, ölçüp biçtiği, tartıp hesapladığı durumlarda kendiliğiyle başbaşa kalır. Issızlık haktır. Kalabalığın dalgasına kapılmak çaresizlik...