Yazar, Andrey Tarkovski'nin günlüklerini inceleyerek, sanatçının edebiyata duyduğu derin bağlantıyı ve sinemanın diğer sanat dallarıyla eşit konuma çıkarılması çabasını analiz ediyor. Tarkovski'nin bireysel kurtuluş ve çelişkili niteliklerin bütünlüğü hakkındaki düşünceleri, onu sıradan bir sinemacıdan düşünüre taşıyor. Ancak günümüzde küreselleşen ve hibrit hale gelen sanatlar dünyasında, bu sanatçının edebiyata biçtiği konum hala geçerli midir?
Sinema bir gösterme sanatıdır ve günlükler sanatçının arka odasına götürür bizi. Her ne kadar günlük bir edebi tür olarak Avrupa'yı işaret etse bile Rus sanatçıların günlüğü Doğu ile Batı arasında gidip gelir duygu ve tutum bakımından. Edebiyat özellikle o insan araştırmasının odağı sayılır uzunca yıllar. Sinema yaşadığımız zamanlarda pek çok sanatın önüne geçmiş görünse bile aralarındaki göbek bağı kolay kopacak cinsten değildir. Günlük yazarken edebiyata bağlanır sonuçta her sanatçı. Marc Chagall'ın günlüklerini okuduğumuzda sadece bir hayata şahitlik etmeyiz. Bir ressamın doğuşunu izleriz adım adım. Aynı zamanda bir öykü kitabı hatta roman da okuruz. Yazmanın onca zorluğuna rağmen günlük, bir hesap sağlaması güveni duygusu da verir bize. Sanatçının eserinden hayatına bakmamızı kolaylaştırır. Fakat yine de dikkatli olmak gerekir. En doğal tutum içinde en ustalıklı saklayışlar gerçekleşir.
Andrey Tarkovski'nin ne yaman yönetmen olduğunu sinema sevenler bilirler. Kendilik ilkesini kendisine özgü bir dil yaratıncaya değin sabırla yaşatır Tarkovski. Onun filmlerini izlerken sadece sinemaya değil kendisinin şahsi evrenine de dahil oluruz. Elimizde onun hayatının on altı yıllık bir dökümü var. Zaman Zaman İçinde, ilk defterin kapağındaki kolajdan iç sayfalara yayılan notlara ve çizimlere kadar onun zihin dünyasının göstergeleri. 30 Nisan 1970 ile 15 Aralık 1986 aralığına şahitlik ederken felsefi düşünceden şiire, günlük para hesaplarından öfkelere, düşlerden umutsuzluklara fakat mutlak capcanlı bir ruhla karşılaşırız.
Her günlük farklı bağlamlar ve ayrı yaklaşımlarla okumaya tabi tutulabilir. Yazanın ruh haritası çıkarılabileceği gibi günlük yaşamının pratikleri listelenebilir. Her bir bakış her bir parça başlı başına değerlidir. Beni ilk şaşırtan olgulardan birisi Tarkovski'nin edebiyatla kurduğu derin bağ oldu. Edebiyatı bütün edebi türlerden bağımsız bir olma yöntemi diye düşünebiliriz. Rusya'yı ve insanı olurken olduran dinamiği edebiyat üzerinden çözmüş gibi o. Daha başta Dostoyevski'ye atıf yapması da bundan. 'Şaşa Mişarin'le 'Dostoyevski' konusunda bir kez daha konuştum diye başlıyor ilk defter. 'Şimdi okumak lazım. Dostoyevski ne yazdıysa, hepsini. Onun hakkında yazılanların da hepsini, Rus felsefeni de ( Solovyov'u, Leontyev'i, Berdyayev'i ve diğerlerini.) 'Dostoyevski' sinemada yapmak istediklerimin karşılığı olabilir.' Dikkatli okur tırnak içine alınan Dostoyevski'deki çoğul çağrışımı fark eder. Hem bu isimdeki filmi daha geride ruh, idea gibi ışıyan yazar Dostoyevski'yi.
Tam da bu sebepten yerli yerine oturur 31 Aralık 1973'te yazdığı şu cümle; ' Amacım sinemayı diğer sanat dallarıyla aynı hizaya getirmek. Müzik, şiir, romanın önünde boynunu eğmemesini sağlamak.' Bugün dünya genelinde sinemanın egemenlik kazanmasında onun rolü ne derecede etkili olmuştur tartışmakla beraber, edebiyatın, özellikle şiirin geri düşürülüşü oldukça çarpıcıdır. Küresel ve hibrit bir türe dönüşen roman elbette onun anladığı mananın gerisindedir. Etkin bile olsa değişmez romanın görüntüsü. Müzik ise daha endüstriyel ve popüler dünyanın yedeğinde gidip geliyor. Tarkovski gibi yüksek bir sanatçının edebiyatı konumladığı yer ile sinemayı taşımak istediği konum düşünüldüğünde dünyanın kültür eğimini kavramak kolaylaşır.
Zaman zaman seyahatlere çıkar Tarkovski. Paris hakkında şu notu düşer; 'Paris muhteşemdi. İşte orada kendini özgür hissediyorsun.' cümlesinin ardından kapalı toplumların temel karakterini veren bir yorum yapar; 'Ne sen birilerini ilgilendiriyorsun ne de diğerleri senden bir şeyler istiyor.' Öyle ya, kapalı bir rejimin ikliminde sanat yapan bir kişilik hissedecektir etrafa örülen duvarları. Bireysel kurtuluşa inanan Ayna yönetmeni, tek hedef etrafındaki güdümlü birleşmeye karşıdır. 'Tek bir amaç etrafında toplanmış insanların birliği magvoluşa, parçalanıp un ufak olmaya , üstedinden gelinemez bir dirençle karşı karşıya kalmaya mahkumdur. Sadece ekmek hayatta tutmaz insanı! İnsan birbiriyle çelişen niteliklerin bütünü olarak yaratılmıştır.'

3