Bazen şekiller, renkler, ışıklar hatta sesler birbirine karşıyor. Fakat telaşlanma. Zihnin sürçüp tökezlenmesi cinsinden bir hal değil bu. Bir denizin, rüzgardan, sudan, dalgadan çalkanması türünden bir durulma hali. Nereden mi biliyorum Hiçbir şeyi tam bildiğimizi söyleyemeyiz. Duymakla akletmek ve onu tecrübenin tülbentinden süzdükten sonra içimizde çınlayan bir ses vardır hani, kulakla değil gönülle duyulan. Ondan bu hissedişim. O sesi, bu ses farkını daha da doğrusu şu ses billurlaşmasını hatta şansını tam da orada yeniden duydum. Ne vakitti Böyle bir an olmuş muydu Biz var mıydık Hayal edilmiş canlar mıydık Hükmü var mı Şekil, kalıp, ölçülüp biçildiğinde yokluğa yazgılı değil mi Bununla birlikte attığımız adımı aldığımız nefesi bir kenara koyamayız. Önce döne dolana bir semt setine çıkan geniş merdivenleri mi çıkmıştık Ben yalnız mıydım Sen orada mıydın İğdeler coşmuş son erguvanlar sereserpe can mı vermişti yerde Fakat geride, sırtımızı döndüğümüz tarafta şehir her zamankinden daha vaatkardı. Ya da ben, belki sen, kimbilir her ikimiz böyle sanmanın lezzetine teslim olmuştuk.
Oradan o sesi yeniden duyduğum yerden söz ettim. Vaktiyle yapılmış mermer heykelleri neden daha önce görmedim. Karnı şişmiş bir adam figürü dünyayı boşverçesine bakıyordu papatyalara. Arada tombul tombul dolaşan kargalara soracak oldum vazgeçtim. İlerideki kalça kemiği formundaki taşa baktım. Daha ileride yorumlaması zor bir kadın heykeli. Zaman gri küfü dişlerini geçirmiş ona. Dün gece rüyamda bir yığın ot toplamıştım. Bir ses, bedensiz bir ses kılavuzluk etmişti bana. Hele birbirine benzemekte sonsuzca yarışan otları göstermişti. Şunlar esas, bunlar mantar cinsinden zehirli demişti gözleriyle. Öyle ya sadece ağzımızla mı konuşuruz İki dudağımız, dilimiz, dişlerimiz, çenemizin yurdunda konuşmayı temsil eder. Gerektiğinde kulak memelerimiz, parmak uçlarımız, kaşlarımız, avurtlarımız ve omuzlarımızla da konuşuruz. Bu heykeller içimde tozları hiç gitmemiş anı parçalarının kristaller miydi Yürüdüm. Gök bana birşey fısıldadı onu kimselere söyleyemem. Belki sana. O da...
Hiç böyle yürek sesi duymamıştım o gün. Kalp, yürek neyse adı organ olmaktan çıkmış boşluğun güneşinde yol almıştı. Herşey yerli yerinde miydi Kökünden itibaren inatla birbirine sarmaşıklanan mor salkım zamanı, geçmişi bünyesinden silmiş doğa heykeltraşlığının mucizesi olmuştu. Ortada demir bir masa, dört adet demir sandalye vardı. Kapı kilitlenmişti. Üzerine de tuhaf bir tabela asılmıştı. Ne varki aşağıdan yukarıya bir set dalgası yapılmış taştan toprağa bir yükselme çatılmıştı. Mor salkımlar bir çiçek gibi değil sesin baharında mor küpeler gibi sallanmıştı. O ses, ne demirlere, ne kilite ne de her an havalanıp yükselmeye teşne bir canlı varlığa dönüşmüştü. Dün geceki yağmur bazı salkımları hırpalamış orada işittiğim ses sembolik bir kucak olmuştu. Belli ki uzun süre kimse oturmamıştı içeride. Ses, o ses her şeyi bir altın yaprağı misali sanatla ezmiş, göz, gönül, ruh, arzu, zaman ve yüksek sevinçlerin sağanağında silkelemişti.
Bize vaatkar şehre bu kez yüzümüzü dönerek aynı merdivenlerden inmiş sonra da buraya kadar yürümüştük. Dile bile isteye dökülmeyen düşüncelerin yolundan yürümüş, kaderin nadir zamanlarda saçtığı mücevherlere tabi olmuştuk. Akşamın henüz zulüm postuna bürünmeyen son aydınlığı omuzlarda, saçlarda en çok da attığımız adımlarda önümüzde akıyordu. Yan yana mıydık, hiç olmamış bir yoldan insan ağzının mucizelerine çıkan mağara gölüne mi varmıştık İnsan böyle anlarda faniliğe değil ölümsüzlüğe yatkındır. Biz de öyle tanımlanmış, isimlendirilmiş her şeyden azade kalmıştık. Bu kez oraya vardığımda, bizim dışımızda bize rağmen olanlara teslim olmuştum. Güneş parmak aralarıma bir kendisini sevdirmek isteyen kedi gibi çökmüştü. Ve o sesi duymadım sadece ona ram oldum.

3