Göz göze geldik onunla. Her zamanki gibi sustu. Bekledim. 'Bütün eksikliklerin yarısını hiç düşündün mü' dedi. Gülümsedi. Yorulma, bak bir şey anlatacağım. Sen buradan gideceğin yolu seçersin. Devam etti; 'Halil İnalcık'ın yazdığına göre Cengiz'in torunu Hülagü Han, Abbasi Halifesi Müsta'sım-Billâh'a elçi göndermiş. İsmaililerin elindeki Alamut Kalesinin alınması ve varlıklarına son verilmesi için göndereceği orduya asker yollamasını istemiş. Halife bunun bir taktik olduğunu düşünerek isteği geri çevirmiş. Alamut'u ele geçiren Hülagü, Bağdat şehrinin surlarının yıkılması yanında ek bazı isteklerde bulunmuş. Bir miktar altını bağlılık temini olarak göndermesi ve Halife'nin yanına gelmesini buyurmuş. Bu da geri çevrilince Hülagü'nün ordusu Bağdat'a girmiş, etrafı yakıp yıktıktan sonra Halife esir alınmış. İnalcık'ın aktarımındaki can alıcı nokta bundan sonra başlamaktadır. Hikayenin sonunda sofraya gelecek altın vardır.'
Dur dedim, biraz nefes al. Bu altın meselesi bitmez bir hikaye. Bilirsin, eski devirlerde bir devletin bir devletten vergi alması sadece maddi bir gösterge değildi. Altın ve gümüşün temel değer olduğu böylesi durumlarda güç dengesi de kurulurdu. Altını gönderen karşı tarafın iktidarına boyun eğmek zorunda kalırdı. Her iki taraf açısından bir güvenlik aktı imzalanmış gibi gözükse de elindeki maddi zenginliği kendi iradesiyle kullanamayan erk sahibi iktidar olduğunu artık düşünemezdi. Sadece güç ve iktidar sahiplerinin değil her katmandan insanın altına duyduğu iştiyak güvenlik duygusu kadar güç istencinin de sonucudur. Sembolik değeri daha öndedir altın ve gümüşe sahip olmanın. Amerika kıtası başta olmak üzere dünyanın pek çok bölgesini kolonyalist tutkuyla sömüren, altın ve gümüş yağmasına girişen batı uygarlığının ne yaptığını anlamak için altın ve gümüş hareketlerini de incelemek gerekir. Cipolla'nın yazdıklarına bakılabilir. Eduardo Galeano, Latin Amerika'nın Kesik Damarları kitabında bu yağmacılığı daha ayrıntılı şekilde hikaye eder. Hasılı altın Asya steplerinden Amerika içlerine değin insan varlığının sembolik dışa vurumlarının başında gelir. Her toplum kendine has gerekçeyle altına yönelir. Antik Çağ'dan günümüze ışıltısını ve cazibesini hiç yitirmez. Hikaye 'altın buzağı'ya dek uzanır. Samirilik halâ varlığını sürdürür. Değil mi
'Haklısın, Hülagü bigeliğini konuşturmak istemiş olabilir. Halife esir alınmıştı ya, onu otağına getirtmiş ve bir sofra kurdurtmuş. Hizmetliler, Han'ın emri doğrultusunda yemek kabını altın ile doldurmuşlar. Hülagü sofraya oturmasını ve bu altını yemesini söyleyince Halife, onun yenilecek bir şey olmadığını söylemiş. Hülagü biraz hiddetli, biraz alaycı gülümsemiş, 'madem bu karın doyurmaya yarayacak bir şey bile değildi niye söylediğim altını gönderip tahtında oturmadın, isteklerimi geri çevirdin, mülkünden ve itibarından oldun' diye çıkışmış. Hülagü olsun Kubilay Han olsun dedelerine benzemez bu adamlar. Bir şey yoklukta onları dönüştürmüştür. 'Bütün eksikliklerin yarısı' teorisi diyorum ben ona. Sonuçta yok olacak olanın yarısı bile yoktur. Ölümle gözden düşecek varlığa yük olacak bir madde için az olan değerlidir tezinden hareketle değer biçmek ise neyin nesidir Her zaman az olan iyi insanların değer görmeyişiyle kanıtlanabilir bu görüş. Altın da az olabilir ama çok insan onu arzuladığı için kıymet görmektedir.Felaketin kaynağı arzu ve hırstır. Anlayacağın.'

15