Kendi elimle kesip yâre verdiğim kalem...

Felek denilen olguyu bir kader öznesine çeviren başka kültür var mıdır bilinmez ama sanki âlemin kat kat geçişkenliğinde ele geçirilemez ne varsa onunla karşılamaya çalışmışız. İnsanı sadece bir âlem değil âlemler arasında özge bir âlem diye görerek de hayli boyutlandırmışız bu içinden bir türlü çıkılamayan durumu. Öyledir de zaten insan ne kendi içinden çıkıp kurtulabilir ne de kat kat âlemlerin sırrına erebilir. İster dünya ister gökyüzü ister uzay isterse talih diyelim felek her hal ve şartta bunları aşar nihayetinde insanın kalbine, gönlüne, ruhuna oturur. Oturmakla kalmaz bütün serzenişlerin gönül kırıklıklarının merkezi olur. Neyzen Tevfik'in diliyle 'yaman ve altatıcı' karaktere bürünür. Fakat feleğe asıl kisvesini giydirip de sönmüş büyük bir yıldız misali semâmıza asan Enderunlu Vasıf'tır. "Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner,"

"Gam ü şâdî-i felek böyle gelür böyle gider." Eninde sonunda feleğin sillesinin kaçınılmazlığını sezmiş olmasından olacak insana büyük bir öneride bulunur. Yokluğun o büyük toz dumanı varlığımızın şehrini kaplamadan görünenleri boş ver, suyun şırıltısından umudu kes, varolmanın lezzetiyle kendinden geç, der.

Böyle söylemesine söyler de şair, her fâninin harcı değildir ihtiyaç katından zevk katına yükselmek. İnsan olarak o denli akıl çelen eşiklere oturtur ki bizi felek, iştahtan başımız döner. İşte ne olursa ondan sonra olur. Felek çarkının görünmez bıçaklarıyla her dönüşte nice parçalara bölünürüz. Yaşamanın büyük şiiriyetinde bir an gözlerinin kamaşmasını unutanlar bir ilkel av sofrasında kendi payına düşecek kemiğin hesabıyla dünyaya kazık olup çakılırlar. Kimin kemiği daha büyük ya da kimin kemiği daha derine battı yarışıyla heyheylenip naralar salarlar. Dişilerin gönlüne girmekten av sofrasının kaldırılıp kırıntılarının sahiplenilmesine değin halkalanırlar. Fakat asıl hikaye böyle başlar, sadece olanı değil olabilecek olanı da söylemek gerekir ilkin. Felek kâtiptir ettiklerini de yazar.

Yazıcılar, söz tüccarları, vaizler, onu oradan alıp buraya koymakta ustalaşanlar her şeyi söylerler de 'kalem'den şekli, biçimi, âleti, aracıyı anlarlar. 'Kalamos' ya da 'kalem' den süzülüp gelsin, kalem daha ete kemiğe bürünmeden önce söz vardır. Hatta ilk kalem sözdür. Onun zarif, şekle şemale, biçime kalıba sığmaz üslubu olmasa hemen her şey eskiyip kırılan, bozulup akıtan fiziki kaleme hapsolur. Yazıcılık yazıdan önce Tanrısal bir vasıftır insan için ve şairler yüklenirler en önde bu emaneti. 'Dağlara taşlara teklif edilen' emanetin şiiriyeti kalem hafızasıyla bir duyulmadıkça her düş kanamaya uğrar. Bundandır, şairin ' Kendi elimle yâre kesip verdiğim kalem/ Fetvâ-yı hûn-ı nâ-hakkımı yazdı ibtidâ' sözü duyulup anlaşılamaz. Nevres-i Kâdim, devlet işlerine gönül düşüren pek çok Osmanlı şairi gibi ikbâl ile idbâr arasında gidip gelse de felek onun hesabını devletin üstünde dil âleminde görmüş ve ışık hızından öte bir kader lutfetmiştir. Uğruna pek çok malın mülkün feda edileceği bu mısra-ı berceste, Enderunlu Vasıf'ın kristalize ettiği bilincin öteki yüzüdür.