Kaybolup giden bazı erdemler üstüne...

İtlaf var!' duyurusu yankılanmıştı her tarafta. En uzak yerlere kadar ulaşan hoparlörler artık sadece insanları bilgilendirmiyordu. Taşların yosun tutan kuzey yanları, kurumuş otlar, bir bacağından uzun iple kazığa bağlanmış merkepler, cılız su yatağının kıyısına öbeklenmiş kum tepecikleri, hasılı 'duran ve kımıldanan' hemen her şeye ilân edilmişti ki 'itlâf var!'dı. Çocuğun merakı cami şerefesi dahil olmak üzere her yönden dağılan bu duyuru dalgalarından çok o kelimeye odaklanmış, oraya saplanıp kalmıştı. 'İtlâf' ne demekti Ne kadar önemliydi ki tekrar tekrar duyuruluyor, karalı tonla 'herkes kendisininkine eğer istiyorsa sahip çıksın, ortalıkta dolaşanlar tereddütsüz gün içinde itlâf edilecektir' deniliyordu. Bir süre o kelimenin çamurundan çıkamadı. Zihnindeki birkaç tepeciği hızla tırmandı ama uzakta yardım edecek birilerini bulamadı. Sarı ve sağır sıcak her yeri kaplamış bir hızar gibi çalışırken etrafa kesinti tozlarını saçıyordu. Çocuğun genzi tuhaf bir ses kokusuyla doldu. Burnunun direği sızladı. Sonra onları gördü. Zabıta, tahsildar, odacı kendilerine verilmiş vazifeyi yerine getirmek gururuyla ellerinde çifteler geliyorlardı. Demek ki 'ölüm' vardı. İşte o an geri döndü.

Çiko ve Sarı adında iki köpekleri vardı. Çiko daha bodur, çok hareketli, boynu ile kuyruğunu aynı anda sallayan, sırt üstü yere yatıp tatlı tatlı hırladıktan sonra birden doğrulup yüzünüzü yalamaya yeltenen cinstendi. 'Çiko neredesin' diye çağırıldığında sanki bu anı bekliyormuş gibi çalı dibinden, balkon altından, minder üzerinden ama mutlaka bir yerden baş uzatır, o havlama öncesi titreşirken çıkarılan nidayı tatlı ve kesik havlayışıyla bitirirdi. Çiko sanki kendine göre kendi için değil sizi gözleyerek ve sizin için yaşardı. Evlerin içini özgürce dışarı taşıyan ve nadir zamanlarda ev içine girebilen köpekler, aslında evi dışarı çıkarıp genişletiyordu. Sadık bir ev köpeğinin vardığı her yer eve aitti. Köpek o kokunun sadakatiyle dolaşırdı. Fakat günün birinde Çiko sırroldu. Büyüklerin, gelir gelir, sonunda dönüp gelir bilgiçliği, hiçlik tesellisi, kof çıkmıştı. Çiko yer yer rüyalara girdi. Sonra da hafızanın beşiğinde bir isim olarak sallandı.

'Kabağın kilosu beş, hıyarın kilosu yedi, domatesin kilosu altı, patlıcanın kilosu üç, karpuzun kilosu bir buçuk' diyen o hoparlör sesi bu kez başka şekilde zabıtanın dipçiğinde parladı. Bir komutu yerine getirircesine ustalıkla omzundan tüfeği indiren zabıta aynı çeviklikle tahsildara göz kırparak tekrar omzuna aldı. Erkeklerin bitip tükenmeyen askerlik anıları vardı ve kim bilir bu hareketiyle ne demek istiyordu Tahsildar dudaklarındaki sigarayı akrobatik bir hızla ağzının içine aldı sonra da kulaklarından duman çıkardı. Odacı her ikisini azarladı, böyle giderse bu itlâf işi başlamayacak dedi ve ayak ucuyla bir çakıla tekme attı. Çakıl çocuğun önüne kadar geldi. Çakıl sesine bir hayvan ağzının yalvarışı karıştı. Çocuk arkasına dönünce onu gördü. Bu Sarı idi.

Çiko sırrolduktan sonra Sarı tek kalmış ve bütün ilgiyi üzerine toplamıştı. Biraz daha iriceydi. Limon sarısı ile sincap kahverengisi arasında dalgalanan tüylerinden dolayı bu ismi almış olmalıydı. Sarı daha donuk ve oyun bilmez bir köpekti. Bütün varlığı gözlerinde birikirdi. Ona baktığımız zaman dünyanın bilinmedik yerlerinde hiç bilmediğiniz şeyler oluyor sanırdınız. Çocuk o yaşlarda elbette bunu tam böyle ifade edip düşünemese bile yıllarca o bakışları içinde taşımış ve hayvanların da konuştuklarına şahit olmuştu. Hangi içgüdüyle bilinmez 'itlâf' kelimesinin anlamını ilkin o hissetmiş ve üzerine yaklaşan sondan kurtulmak için çocuğa sığınmıştı. Zabıta, odacı ve tahsildar ona doğru daha bir yaklaşmışlardı. Acaba Sarı'nın peşinde miydiler