Kanon'un sonu mu*

Yalçın Armağan'ın yeni kitabı 'İkinci Yeni'den Sonra Kanon Mücadelesi'ni okuyorum. Altını çizdiğim, üzerine düşündüğüm, acaba öyle mi diye sorup sorguladığım, kimi zaman geçmişe döndüğüm sayfalar boyunca 1950 sonrası şiirimizi ve tartışmaları zihnimde yeniden güncelliyorum. 2. Yeni Şiiri üzerine oldukça geniş alan çalışması yapmış biriyim. Her ne kadar doktora tezimi bitirmesem de bu alan çalışmasından çok şey öğrendiğimi inkar edemem. İlhan Berk, Ece Ayhan, Sezai Karakoç, Gülten Akın ve Ülkü Tamer ile derece derece yakınlık ve tanışıklıklarım oldu. Kimleriyle 2. Yeni üzerine özellikle görüştüm. Turgut Uyar ile uyuşabilir miydim emin değilim ama Edip Cansever ile muhabbetim olabileceğinden şüphe duymuyorum. Ahmet Oktay, Kemal Özer, Hilmi Yavuz ile kurduğum yakınlık ve 2. Yeni üzerine konuşmalarım hayli yekün tutuyor. Attila İlhan ile yıldızımız barışmadı ama onun özellikle bu akıma bakışının temellerini dergiler üzerine yaptığım derin taramada içten söktüm. 2. Yeni bir aşamadan sonra benim için akademik çalışma olmaktan çıktı Türkiye'yi ve yaşadığı modernleşme sürecini bütünüyle kavramanın imkanlarından biri oldu. Hatta bugün şu fikirdeyim ki Türkiye modernleşmesinin anahtarı 2. Yeni'dedir. Tanzimatla başlayan modernleşme maceramızın çevrimi bu yolla tamamlanır.

Yalçın Armağan haklı olarak 'kanon mücadelesinin nihai amacının tanınma ve kabul görme' arzusu olarak görüyor ve bazı akademik çekiniklerle başlıyor söze. Fakat 'tasfiye' ve 'aşma' kavramlarını yerli yerinde kullanarak tasfiyeciliğin politikliği ile aşmanın poetikliğini ayrıştırıyor. Ne zaman karşımıza bir tasfiye projesi çıksa arkasında hep politik hesapların çıkması boşuna değil. Tasfiye bir anlama, anlamlandırma, tasnif edip yerli yerine oturtma ameliyesi değil, neden onun yerinde ben değilim hesabına yaslanır. Aşma ise biraz çileli de olsa bünyesinde yaratıcılık, yetenek, sabır, çalışma hatta kader gibi bileşenleri içerir. İlk tasfiyecilerin, yani Namık Kemal, Ziya Paşa benzeri aktörlerin bugün süreğen birer poetik öz taşımaz olmaları sebepsiz değildir. Politika sinsice poetikayı somurup soldurur. Bu bağlamda poetik bir öz ve aşma imkanı barındıran Abdülhak Hamit tecrübesinin pasif istifi ayrıca veridir.

Yalçın Armağan, 2. Yeni ve sonrası kanon mücadelesini tarihsel bir noktalamaya uğratır. 1965 yılından itibaren Nazım Hikmet şiirlerinin yayınlanmaya başlaması laik- sosyalist cenahın onun klasikleştirilmesine engel gördükleri 2. Yeni'ye cephe almalarına sebep olur. Nazım Hikmet kelimenin tam anlamıyla kanonun kalbine konulmak ve böylece şiirden başlayarak siyasete, kültüre, topluma yeni bir orijin seçilmek istenmektedir. 1965'e gelindiğinde 2. Yeni şairleri kendilerine karakter verecek kitapları da bir yoldan bastırmış sayılırlar. Tartışmanın anlam- anlamsızlık , gerici- çağdaş argümanlarının özü iktidardır.

'Her kuşağın kendisini bir başlangıç noktası olarak görmesi, her şeyi kendisiyle başlatma eğiliminde olması' gelenekle bağlantılı değil 'kuşaklar arası doğrudan bir kanon savaşıdır.' Bu hükmünde haksız değildir Yalçın Armağan fakat Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat'ın konumları oldukça ardışık ve sıradışı bir görünüm taşır. Bir yolla her ikisi de geçmişe değil sonraya, 2. Yeni'nin modernizmine yaklaşma eğilimi gösterir. Orhan Veli erken öldüğü için bu şiir karşısında nötrdür ve Cemal Süreya'nın 'kendisinden önceki kuşağı' etkileme ifadesi, Necatigil'de de izlendiği gibi şiirsel hayırlarla bezelidir.