Ficus carica, erkek incir, gül makası...

Dalları her yaz pencereye dayanıyor. Asla vazgeçmiyor inadından. Fil yavrusu kulağı yapraklarıyla yöneliyor duvara. Kış geçip de bahar alttan alta yüz vermeye yeltendiğinde saklı kol düğmelerini göstermeye meraklı eski kulağı kesikler gibi bir mantı buklesini hatırlatan tırnaklı gövertilerle don değiştiriyor. Bahar sanki ilkin ona iniyor gökten bir varlık ayeti gibi. Sonbaharda ise o kadar inatçı davranıyor ki son hışımlı yağmur ve sert rüzgarlar olmasa dökülmeye niyetli hiç değil yaprakları. Benim bu yapraklarım olmasaydı insanının da öyküsü başlamazdı demek mi istiyor bunu bilemeyeceğiz fakat inadındaki sertlik hayli çağrışımlı. Türleri içinde onu ayrıksı kılan ise arsızlığı. Fırsat düşmesin o köşede bu duvar dibinde şu bahçede bu set üstünde tutunup yeşermeye çoktan hazır. Issızlık kadar yıkım, viranelik kadar yokluk simgesi. Boşuna mı 'ocağına incir ağacı dikilsin!' sözü Bizimki de buraya nereden düştü, hangi el dikti ya da hangi rüzgar tohumunu serpti belli değil. Sanki her şeyden önce oradaymış, etraftaki hemen her şey sonradan başlamış gibi bir edası var. Sınırda bekliyor.

Vaktiyle çarşı çarşı dolaşarak aradığım, sonunda bulduğum bir gül makası var. Daha doğrusu ona bu ismi ben verdim. Budak makası demeyi kendime yediremedim. Budak kelimesi zaten nerede karşıma çıksa durur, derin nefes alırım. Sadece ağacın budağı yok ki İnsanların nice halleri, nice davranışları budaktan beter. Budama ile kurduğu ilintiden de olacak belki,daha bir geri duruyorum budaklı şeylerden, dallandırıp budaklandırmaktan. Bir kez budama hüküm kazandı mı hayatta makas âlet olmaktan çıkar. İnsan âlet edilir her kıyıma. Biraz çekine çekine, biraz hürmet ederek kıt kıt kâküllerini alırcasına dokunuvermiştim geçen yaz bizimkinin pencereye göz diken uçlarına. Duvara, cama değil, bahçeye, ağaçlara, dallara karışsın istedim. Duygular, düşler, düşünceler budandıkları yerden uç verip daha da gürleşirler ya hani, bizim ficus caria da aynı kafada. Baktım daha taze, daha hareketli, daha inatçı yönelmişler benim pencereye. Sabahın ilk ışıklarındaki tazelik bir kulağa arkadan vuran güneş misali onları daha bir canlandırıyor.

Dilimiz tohum ile erkek kelimesi arasında irtibat kurduğu kadar doğurganlıkla da ilişkilendirmiş. Mesela soğanın erkeği başka, erkeç sayılan keçinin erkeği başka ve incirin erkeği bambaşka. Ficus caricaya erkek incir denilmesinin sebebi nereden geliyor Sıfat olduğu kesin. Bakıra, demire bile 'sertlik' yönünden erkeklik yakıştırıldığına bakılırsa bizim incirin kaderi de burada birleşiyor. O alabildiğine verimli dallarda irileşip şişen meyveler elinizi dokunduğunuzda sertliğiyle şaşırtıyor. Yetinmeyip içini açtığınızda boş vaatlerle dolu sözler gibi umut kırıyor. Fakat ironik olan Adem ile Havva'ya örtü olmaya en çok o yaklaşıyor görsel bakımdan. Sanki bu gür, geniş dallar hep bir hatırlatma efekti gibi çalışıyor. Unutmayın, unutmayın ben buradayım, öykünüz benimle başlıyor, demek istiyor.

Dün sabah gül makasını yine arayıp buldum. Tahtakale'nin arka sokaklarında, dükkanlarda dört dönüp onu aradığım günü hatırladım. Düşlenmiş bir gül yüzlüye bir deniz istiridyesini açsın diye hediye olsun mu istemiştim Umudumu yitirmek üzereyken göz göze gelivermiştik. Diğerleri ya çok kabaydı ya da benim aradığım imgeden yoksundu. Elime alıp da parmaklarımla sıktığımda gül yumuşaklığı hissetmiştim. Budayacağım ne gül vardı ne de ayıklayacağım diken. O bir yerden zihnime yerleşmiş aylarca benimle dolaşmıştı. Belki de bir şiirde yuvalanmıştı. Her zaman hem her şeyi tam bilemeyiz hem de bilmemiz gerekmez. Madem bizim erkek incir coşmuştu, yine bahçeyi doldurması yetmezmiş gibi tekrar cama, pencereye dayanmıştı onunla yüzleşmenin vaktiydi.