Biz ne yapıyoruz ya da bize ne yapıyorlar

Gördüğüm şeyi ilkin soyut bir resim sandım. Ressam hayal gücünü devreye sokarak ışık, renk, cisim ve hareketten oldukça çağrışımlı bir atmosfer yaratmıştı. İki yanda uzanan ışık saçakları sağanak etkisi yapıyor en uçta buluştuğu takın üstünden yukarı süzülen başka ışıkla birleşiyordu. Perspektif nedir diye sorulsa öndeki geniş yoğunlaşmadan en uçtaki dar bitişe kadar paralel akan bu uyum örnek verilebilirdi. Böylece yakın ile uzak arasındaki mesafenin sertliği kayboluyor yumuşak ve şen bir uyum gözü okşuyordu. Doğrusu ilk görüşte resim sadece ilgimi çekmedi aynı zamanda onu birden sevdim de. Böyle kalsaydı bir anlık buluşmanın şuuruyla belki sonsuza dek içimde yaşayacaktı. Duyduğumuz hoş sesler gibi gördüklerimiz de sonsuza dek kaybolmazlar. Bir yerde tatlı uyuşuklukla mayalanıp gevşetler. Sonra da beklenmedik bir zamanda başka bir anı veya şekli kıvılcımla ateşlerler. Zihnimizin çatısından kayıp düşerler.

Duyduklarımız, gördüklerimiz, tadına vardıklarımız yanıltır çokça bizi. İnsan yanımız inanmak kadar aldanmaya, gerçeğin yolundan sapıp hayallerin yıldızındaki kuyruğa uzanmaya teşnedir. Anın bize sunduğu akış lezzetli bir yemeğin istediği küçük bir tuz serpintisi gibi gerekli olsa bile aklımızın eleği hızla devreye girip bizi durdurur. Bu kez de öyle oldu. Yüzümdeki ışık kadar içindeki hayret sönümlendi. Geri çekildim. Az önce beni bambaşka alemlere götüren el kadar resme geri döndüm. Hayır hayır, bu soyut bir çalışma değildi. Gerçeğin tokatı öylesine sert inmişti ki yüzüme onun yarattığı dalgalanma uyuşturucu etki yapmış sonra da ateş hızla soğuyuvermişti. İşte o kemik ağrısı zonkluyordu. Resmi paylaşan kişi üstelik kısa ve net bir yorum eklemişti. Fakat algı yazıdan önce hep görsele meyilli olduğu için geride kalmıştı.

Üstelik paylaşılan görsel bir resim veya fotoğraf da değildi. Kısa bir video ilk karesinde donmuş üzerine tıkladığınızda akmaya başlıyordı. Ben yine bir süre bekledim. Yorumu bir kenara bırakarak bu ilk kareye tekrar baktım. Binlerce kuş gagası varmış ve her kuşun gagasına dolan güneş her yönden ışık efektine bürünmüş, insan başları arkadan göründükleri için yaratılışın ilk anına şahitlik edercesine gerilmişler ve bilinmezin odağına dönmüşerdi. Omuzlar dünya denilen ağır yükü birlikte taşımak hevesiyle daha sıkı birleştirilmişti. Bu yandan akan ışıklar ise cümle varlığın yaratılış anına şahitlik edişiydi. Her biri kendince şakıyor, böğürüyor, uluyor, ürüyor, çığlık atıyordu. En uçta yükselen ışık ise göksel bir etkiyle yukarıya, en yukarıya işaret ediyordu. Hayır, hayır dedim kendime. Bu zihinsel bir paralaks. Gerçeğin uğratılıp öğütülmesiydi. İnanmamak için inanç icat ediyordum.

Olan aslında son derece çarpıcıydı. İnsan olarak yaşadığımız şu zamanda kendimize ne yaptığımız ve bize ne yapılana razı olduğumuzu gösteriyordu. 2025 yılından 2026'a geçmeye ramak kala, dünyanın en meşhur caddelerinden birinde binlerce insan aynı anda yeni yıla giriyordu. Meşhur ve pahalı markalarının bulunduğu bu caddenin ucunda bilindik bir zafer takı vardı. İşte onun üzerine lazerle çizilmiş çemberden rakamlar geriye sayılıyor son anda da bir büyük artezyen kuyusundan fışkırırcasına ışıklar göğe fırlıyordu. Yüzler görünmüyordu fakat herkesin elindeki cep telefonu gözlerin, yüzlerin, başların ve varlıkların yerini almıştı. Şimdi orada olmanın lüksü elinde bir cep telefonuyla tanrısal ışığı kaydetmekten geçiyordu. Eğer onların yerine bakan cep telefonu gözü, duygulanıp o bildik ışığını beyaz kanat titreşimiyle yaymazsa hayat da ortadan çekiliyordu.