Sohbetlerimiz asla bir amaç doğrultusunda gerçekleşmedi' diye yazar Borges, Diyaloglar 1 için yazdığı sunuşta. Böylece, gerçek bir yazı adamına, söz sahibine yazıdan, düşünceden, özgünlük ve özgürlükten öte bir erek olmadığını da vurgulamış sayılır. Edebiyat, salt edebiyat her daim merkezdedir Borges için. O. Ferrari, 'Borgesle diyalog, edebiyatın kendisine doğru bir keşif yolculuğuna çıkmaktı, edebi olanın ruhuyla iletişime geçmekti ki bu ruh, onun büyüleyici zekasının anahtarı ve bizzat temeliydi; keşfettiği dünyanın edebi zekasını kullanarak hakikati yeniden betimliyordu.' cümleleriyle pekiştirir onun amaç açıklamasını. Edebiyat, insan ruhu kadar eylemlerinin estetik ve ruhsal özüyse eğer içine coğrafya, tarih, gezi, hayvanlar, yazarlar, şairler, politika, rüya, aşk, etik ne varsa yazara toprak olup hayat verir bu evrene. Borges'i ayrıksı kılan dışarıdakini içeriye alması, bilgiyi zihnin torbasına tıkıştırmadan özümseyip kendi kültürüne dönüştürebilmesidir. Bu bağlamda edebiyat hayat olduğu kadar hayatî değerdedir. Yüksek edebiyat verili amaç taşımaz onun varlığı bizzat amaçtır.
Günümüzde bir kapital değeri taşıyan roman dışında hemen bütün edebi türler kritik bir eşikteler. Romanın piyasa amacı taşıdığı inkar edilemez. Öykü gibi yaratıcılık isteyen 'eşik tür' ülkemizde de nispeten canlılığını koruyor. Fakat şiir başta olmak üzere pek çok türe sırtını dönmüş durumda kültür ortamı. Okur ve ilgi devşirmesi daha zor. Edebiyatı paranteze alınmış, törpülenmiş, kontrol edilmiş bir varlık etkinliği kılmak kimsenin esaslı derdi değil. Zaten çok cepheli bir kavrayış olmadan buna girişmek de herkesin harcı olamaz. Bir söyleyişi serisinde bile Borges'in dile döktüğü amaçsızlık ortamı için sadece siyasal alanda değil zihinlerde de özgürlük alanları açmak gerekiyor. Türkiye ve onun kültür sanat ortamı politikanın getirdiği nemden çabuk etkilendiği için hızla cepheleşmeye yelteniyor. Çok cenahlı bir güdüleme hissediliyor. Böylesi durumda kimsenin kimseden tutum ve nitelik yönünden farkı kalmıyor. Patronun adı ister devlet ister belediye ister parti isterse sivil görünüşlü mileter kuruluşlar olsun ferdiyetin cüretini kuşanıp ona göre yol alanların sayısı hep azdır böylesi ortamlarda. Bu bağlamda, Türkiye'de konuşanlar hem patronlarına, hem yandaşlarına mesaj verme amacının anaforuna kapılırlar. Borges'in vurguladığı amaç da tam buna karşıdır. Edebiyat patronsuzdur.
Kimlik her zaman sanat ve düşüncede önemli bir mesele olmuştur. Bu sebepten olacak O. Ferrari, 'Arjantililik kimliği' üzerine sorar başlangıçta. Borges'in yaklaşımı nettir. 'Sürgündeki Avrupalı saydığı Arjantinliler' aynı zamanda Yunanistan ile İsrail'i içerleyerek, doğu ve batı olur. Çok seyahat imkanı bulmuş bir yazardır Borges. Adeta, Arjantin, kaynağını onun benliğine imkan olarak akıtırken bu sayede kendi geleceğini de dokur. Cemil Meriç'in 'bizde düşünen adamı kuduz köpek gibi kovalarlar' sözü hatırda tutulduğunda, Türkiye'nin dumura uğramış kollektif kuraklığı daha derinden anlaşılır. Bir toplum bir yazar üzerinden edebiyatı severken sadece duygusal bir karar vermez. Bir karşılıklı oluş harekatı da gerçekleştirir. Bu bağlamda bir yazarın seyyahlığı bir dilin gözleri kadar ruhunun da seyyahlığıdır. 'Seyahat eden sıhhat bulur' çünkü. Telin, sürgüt ve körlük maharet olamaz.

3