Yurttaş ne zaman seyirciye dönüştü - Halil Sarıgöz

Bir zamanlar yurttaş, yalnızca seçim günü sandığa gidip oy kullanan kişi değildi. Mahallesinde söz sahibiydi. İşyerinde örgütlüydü. Sendikasında, derneğinde, kooperatifinde, partisinde, meslek örgütünde yer alıyordu. Bir sorun karşısında "Bana ne" demek yerine "Ne yapabiliriz" diye soruyordu. Bugün ise siyasetle ilişkimizin önemli bir bölümü ekranların içinde yaşanıyor. Bir siyasetçiyi izliyor, bir açıklamaya öfkeleniyor, bir başkasını beğeniyor, birkaç saniyede sosyal medyada içerik paylaşıyor ve sonra başka bir videoya geçiyoruz.

Siyaset yaşantımızın içinde. Ama biz siyasetin giderek seyircisi haline geliyoruz. Peki yurttaş ne zaman seyirciye dönüştü Cumhuriyetin yurttaşlık anlayışında insan, devlet karşısında yalnızca yükümlülükleri bulunan bir tebaa değildi. Egemenliğin kaynağı olan milletti. "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" sözü yalnızca Meclis duvarında duran tarihsel bir ifade değildir. Yurttaşın kendi geleceği hakkında söz sahibi olması gerektiğini anlatan siyasal anlayışın özetidir.

'KATILIMCI' DEĞİL, 'TÜKETİCİ'

Bu nedenle demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Sandık demokrasinin başlangıcıdır; sonu değil. Yurttaşın seçimden seçime hatırlanması, demokrasiyi yalnızca oy verme işlemine indirger. Oysa gerçek demokrasi, yurttaşın seçimler arasında da söz söyleyebildiği, örgütlenebildiği, itiraz edebildiği ve karar alma süreçlerine katılabildiği düzendir.

Türkiye'nin yakın tarihinde bu açıdan büyük bir kırılma vardır: 12 Eylül. 12 Eylül, yalnızca siyasi partilerin, sendikaların ve derneklerin kapatıldığı bir dönem değildi. Aynı zamanda toplumun örgütlenmesine vurulmuş ağır bir darbeydi. Darbe sonrasında yalnızca kurumlar zayıflamadı; toplumun siyasetle kurduğu ilişki de değişti. Örgütlü yurttaşın yerini giderek daha fazla yalnız birey aldı.

Sonra televizyon siyasetin merkezine yerleşti. Siyaset meydanlardan, sendika salonlarından ve parti toplantılarından ekranlara taşındı. Siyasetçi konuştu, yurttaş dinledi. Siyasetçi tartıştı, yurttaş izledi. Siyaset, katılınan bir faaliyet olmaktan çıkıp tüketilen bir içeriğe dönüşmeye başladı. Sosyal medya bu dönüşümü daha da ileri taşıdı.

Artık herkes konuşabiliyor. Ancak herkesin konuşabilmesi, herkesin siyasete katıldığı anlamına gelmiyor. Bir paylaşımı beğenmek örgütlenmek değildir. Bir videoyu milyonlarca kişinin izlemesi toplumsal katılım değildir. Bir etiketin gündem olması, o gündemin gerçek yaşamda karşılığının bulunduğu anlamına gelmez.

'OYUN BİTTİ, HERKES EVİNE'

Sosyal medya bize siyasete katılıyormuş hissi verebilir. Oysa bazen yaptığımız tek şey seyretmektir. Tam burada Bülent Ecevit'in 6 Eylül 1980'de Petrol-İş Kongresi'nde yaptığı konuşmayı anımsamak gerekiyor. 12 Eylül'den yalnızca birkaç gün önce Ecevit, özellikle örgütlü emeğin siyasetin sahasında olması gerektiğini anlatırken şöyle diyordu:

"Eğer sahada olması gerekenler, örneğin işçiler, tribünde oturur ve sahaya inmezseniz, korkarım biri çıkar, düdüğü çalar: 'Oyun bitti, herkes evine.' der."

Ecevit'in "saha" dediği yer aslında demokrasinin kendisidir. Saha sendikadır, meydandır, mahalledir, üniversitedir, fabrikadır, dernektir, meslek örgütüdür. Tribün ise olup biteni izlediğimiz yerdir.

İşte bugün yeniden sormamız gereken soru budur: Sahada olması gerekenler tribüne mi çekildi