TÜİK aralık ayı enflasyonunu yüzde 0.89, 2026 yılı ocak enflasyonunu yüzde 4.84 ve 3 Mart 2026 günü de şubat ayı enflasyonunu yüzde 2.97 olarak açıkladı. Ocak ve şubat aylarındaki büyük artış, TÜİK'in aralık enflasyonunu "asgari ücret ve emekli maaşlarına yapılacak enflasyon zammını düşük tutmak için düşük açıkladı" iddiasını güçlendirmektedir.
Gerçekten de 2026 yılı asgari ücreti ve emekli aylıkları önceki yılın enflasyon oranına dayanarak "sefalet ücreti" olarak adlandırılacak düzeyde düşük artırılmıştır. 28 bin 75 TL'lik asgari ücret, TÜRK -İŞ'in Ocak 2026 için açıkladığı 31 bin 224 TL açlık sınırının 3 bin 149 TL ve 20 bin TL olarak belirlenen en düşük emekli aylığı da 11 bin 224 TL altında belirlenmiştir. Açlık sınırının altında sefalet düzeyinde belirlenmiş olan asgari ücret ve emekli aylıkları ocakta yüzde 4.84 ve şubatta yüzde 2.97 olarak açıklanan yüksek enflasyon oranları nedeniyle reel olarak daha da değer yitirmiş ve sırasıyla 26 bin TL ve 18 bin 408 TL'ye düşmüştür. Bu rakamlar yoksulluğun 2026 yılı içinde daha da artarak derinleşeceğini göstermektedir.
MİLYONLUK SAATLER, SIKILAN KEMERLERÖte yandan, şubat ayında daha da artan yoksulluk ve açlık sınırlarının TÜRK İŞ'e göre sırasıyla 105 bin 425 TL ve 32 bin 365 TL olduğu günümüzde iktidara yakın kimi siyasiler ülke gerçeklerinden uzak ve kopuk açıklamalar yapmaktadır. Bir iktidar vekili 500 bin TL olan maaşının yeterli olmadığını söylerken diğeri de "emekli maaşı için tepinilip durulduğu" ve "burasının İsviçre olmadığı" gibi kamu vicdanını yaralayan açıklamalarda bulunmuşlardır.
Milyonluk saatler takan ya da ıstakozlu lüks yemekler yiyerek rahat ve lüks içinde yaşayan iktidar siyasetçileri derin yoksulluk içinde yaşayanlar için "kemer sıkma" politikasını savunarak şükretmelerini, nankör olmamalarını ve Gabar Dağı'nda petrol bulunmasını beklemeleri gibi önerilerde bulunmaktadırlar.
Bu durum "Marie Antoinette sendromu"nun ya da "Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" sözünün günümüze uygun bir yansıması olarak tanımlanabilir. Fransız Kraliçesi Marie Antoinette'e atfedilen bu söz yönetimlerin halka yabancılaştığını, toplumsal ve ekonomik gerçeklerden koptuklarını, iktidar ile toplum arasındaki uçurumun arttığını göstermektedir. İktidar, toplumu anlayabilme kapasitesini yitirmiş ve ülkeye bakarken yurttaşların yaşadığından farklı bir yaşam görmeye başlamıştır.
AYRICALIKLILARA LÜKS, HALKA ŞÜKÜR!Kendilerini ayrıcalıklı bir zümre olarak gören iktidar siyasetçileri, yoksulluğu sorun olmaktan çıkarıp olağan bir durum gibi normalleştirmeye çalışmaktadırlar. Onlara göre yoksulluk bireylerin tercihlerine bağlı, kanaatkâr ve sabırlı olmalarını gerektiren bir olgudur. Açlığı küçümseyen bu kibirli yaklaşımla siyasal iktidar yoksullara verdiği sosyal yardımlara şükredilmesini, iktidarın değerini bilmelerini ve umutlarını yitirmeyerek sadakatle iktidarın yanında kalmalarını istemektedir. İktidardan yana bu dil, "yardım devleti" yaklaşımıdır ve sosyal devlet anlayışıyla temelden çelişmektedir. ünkü laik, demokratik, sosyal hukuk devletinde yardıma muhtaçlar yoktur, yurttaşlar vardır. Yurttaşların da sosyal hakları ve devletin lütfu olmayan ücretleri vardır. Örneğin, emekli maaşı sadaka değil, ödenmiş primlerin karşılığıdır.
Anayasamızda belirlenen sosyal ve ekonomik haklar, 10 Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda kabul edilen ve devletlere yol gösterici özelliğiyle uluslararası insan hakları hukukunun temel taşı olan "İnsan Hakları Evrensel Bildirisi"nde (İHEB) temel insan hakları olarak tanımlanmıştır. İHEB'in üçüncü maddesi yaşam hakkını, 22. maddesi "sosyal güvenlik hakkı"nı, 23. maddesi "çalışma ve adil ücret hakkı"nı, 25. maddesi "yaşama standardı ve sosyal koruma hakkı"nı ve 26. maddesi ise "eğitim hakkı"nı tanımlar. Bu maddelere göre herkesin, insan onuruna yaraşır bir yaşama, sosyal güvenliğe, çalışmaya ve adil bir ücret elde etmeye, ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetlerini almaya hakları ve devletin de bunları öncelikle karşılama yükümlülüğü vardır.

7