66'ncı pazarın kahvaltısı bana vasata alışma meselesini düşündürdü. Anlatayım; 16 ay öncesini ve ilk geldiğimiz günleri hatırlıyorum. Yalnızca beton kafesin ve demir sürgüler içindeki mekânın acımasız yüzüyle, soğukluğuyla sarsılmamıştık; aynı zamanda yiyecekten içeceğe, en temel yaşamsal gereksinimlerden alışkanlıklara kadar her şeyin değişmek zorunda kalmasının yarattığı mutsuzluğu ve haz alamama halini de yaşamıştık. O yüzden hem damağımdaki alışık olduğum tatları ve lezzetleri yeniden bulabilmek hem de yaşamın insana mutluluk ve haz veren yanlarını yakalayıp ucundan da olsa yaşama tutunabilmek için verdiğim küçük mücadeleleri anlatmıştım. Yemekler, reçeller, kahvaltılar, spor, okumalar, yazmalar; hatta şu an uzanarak güneşin altında geliştirdiğim spor matı üzerinde yaptığım güneşlenme faaliyetleri...
Bu sabah kahvaltısında da burada yapılabilecek her şeyi yapıp, haşlanmış ve bir haftalık yumurtalarımı peynirle birlikte küçük küçük doğrayarak oluşturmaya çalıştığım omletimsi karışımı, geçen gün yaptığım çilek reçeliyle biraz tat ve lezzet katma çabamı sürdürüyordum. Tam peynire çatalımı vurunca, eğilebilen incecik çatalın ucundaki peynir parçasının tabağıma yapışmasıyla birlikte garip bir şey düşündüm.
DAHA İYİSİNE ULAŞMA UMUDU16 ay önce alışık olduğum, özlediğim ve bayılarak yediğim peynirler yerine önüme konulan, bana bir kireç kaymağını andıran beyaz peynir parçasının artık ilk günlerdeki gibi hiç tadı tuzu olmayan, adeta saman gibi gelen bir peynir olmadığını fark ettim. Oysa peynir aynı peynirdi. Kantinden aldığım aynı marka beyaz peynir...
16 ay önce kerhen yediğim o beyaz peyniri bugün iştahla yediğimi fark ettim. Aylar boyunca başka bir seçeneğiniz olmayınca, lezzetsiz ve vasat bulduğunuz şey zamanla damağınızın alışkanlığına dönüşüyor demek ki. Bir zamanlar damağımdaki rafine tatlardan çok uzak olan, haz vermeden yediğim o beyaz peynir artık ağzımın tadı olmuştu. Sanırım vasata alışmıştım. ünkü o vasattan başka seçenek yoktu. Vücudum, damağım, zihnim bu tada alışmıştı. Vasat başarmış; iyiyi, nitelikli olanı unutturmuş, kendisini seçeneksiz olarak dayatmıştı.
Sonra nedense aklıma ülkemiz ve yaşadıklarımız geldi.
25 yıllık "vasatın iktidarı" artık yalnızca koca bir ülkeye vasatı yaşatmakla kalmıyor, aynı zamanda o vasatın seçeneksiz olduğuna da insanları ikna etmeye çalışıyordu. Vasata alıştırmak, daha iyisine, daha nitelikliye, daha güzele ulaşma umudunu köreltmek yetmiyordu artık. Seçeneğin kendisini de görünmez kılmak gerekiyordu. Belki de bütün bu yaşadıklarımızın nedeni buydu.
30 yaşına gelmiş, yaşamı boyunca bu vasatın kurduğu düzen dışında başka bir yönetim anlayışı görmemiş genç kuşaklara; "Devlet de budur, yaşam da budur, siyaset de budur, gelecek de budur. Alternatif bir mutluluk, farklı bir ülke, başka bir gelecek tasavvuru yoktur. Olursa da filizlenmeden ezilir" denmek istenmiyor mu

13