1 Mart 2003 Tezkeresi, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yapılan sıradan bir oylama değildir. O gün oylanan yalnızca yabancı askerlerin Türkiye topraklarından geçişi değildi. Asıl mesele; Cumhuriyet Halk Partisi'nin, geçmişte bedelini ağır ödediği ulus-devlet aklından koparak ABD'nin emperyalist anlayışına karşı ulusal haysiyet temelinde yeniden mevzilenip mevzilenmeyeceğiydi.
Bu tutum, 12 Eylül sonrasında ABD'nin Ankara Büyükelçiliği kriptolarına kazınan "Bizim çocuklar" anlayışının devlet aklından silinmeye çalışıldığı bir zihinsel dönüşümün işaretiydi. Ulusal haysiyet, tam bağımsızlık anlayışı temelinde yeniden şekilleniyordu. Tezkereye "hayır" diyen 22. dönem milletvekilleri, bu haysiyetin tarihe nasıl not düşebileceğini gösterdi.
Birer oyla, birer duruşla...
O gün Meclis'te AKP'nin 362, CHP'nin 177 milletvekili vardı. Siirt seçiminin iptali nedeniyle üye sayısı 547'ye düşmüştü. Oylamaya 533 milletvekili katıldı; 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser oy kullanıldı. Anayasa'nın öngördüğü 267 salt çoğunluk sağlanamadığı için tezkere kabul edilmedi. AKP'nin sayısal üstünlüğüne rağmen kabul oylarının 264'te kalması, parti içinden yaklaşık 100 milletvekilinin fire verdiğini gösteriyordu. Bu firelerin bir bölümü ret oyu kullanmış, bir bölümü çekimser kalmış, bir bölümü ise oylamaya katılmamıştı.
CHP ise başından itibaren tezkereye kararlı biçimde karşı çıktı. Mazereti olan dört üye dışında CHP grubu firesiz şekilde "ret" oyu kullandı. Deniz Baykal'ın tezkerenin reddini savunan etkili konuşması, Meclis'teki vicdani yönelimin şekillenmesinde belirleyici oldu.
Tezkerenin reddi, ulus-devletin emperyalizme karşı yeniden mevzilenmesi açısından tarihsel bir sorumluluk anıdır. O gün Meclis'te devlet; tankla, bütçeyle ya da güçle değil, ortak ulusal vicdanın ürettiği irade ile temsil edilmiştir. CHP grubu ile AKP içinden yaklaşık 100 milletvekilinin buluştuğu yer tam da burasıdır.
YALNIZCA Ü OY...Evet, üç oy yaşamsaldı. O üç oy olmasaydı, tezkere geçecekti. Tezkerenin kabulü halinde Türkiye, Ortadoğu'da yürütülen küresel bir savaş planının parçası haline gelecekti. Atatürk'ün kurduğu ulus-devlet, kendi halkının iradesinden koparak küresel güç merkezlerinin bir aygıtına dönüşecekti. Ret kararı kusursuz bir siyasal aklın ürünü olmayabilir. Ancak tartışmasız biçimde vicdanlı bir devlet refleksi olmuştur.
Ne var ki 1 Mart'ta Meclis'te korunan bu egemenlik alanı, sonraki yıllarda farklı araçlarla aşındırılmıştır. Ulusdevletin emperyalizme karşı yeniden mevzilenme duyarlılığına sahip çıkılması; Türk askerinin başına çuval geçirilmesi, Deniz Baykal'ın kaset kumpasıyla tasfiye edilmesi ve ordu ile bürokrasideki yeni devlet aklının Ergenekon kumpas süreçleriyle budanması gibi ağır bedellerle karşılaşmıştır.

6