Tutuklama: Kural mı, istisna mı - Haydar Aksoy

Tutuklama tedbiri hukuk devletinde, cezalandırma aracı değil; zorunlu ve ölçülü olduğunda başvurulabilecek istisnai bir tedbirdir. Bu bağlamda son dönemde birçok belediye ve Deniz Göktaş soruşturması gibi kamuoyunun yoğun ilgisini çeken soruşturmalarda sanıklar hakkında verilen tutuklama kararları, anayasa, Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları ışığında ciddi hukuki tartışmalara neden olmaktadır.

CMK'nin 100. maddesi, tutuklama tedbirinin uygulanabilmesi için öncelikle kuvvetli suç şüphesinin varlığını aramaktadır. Bunun yanında, tutuklama nedeni olarak kaçma şüphesi, delilleri karartma ihtimali ve bazı katalog suçlara ilişkin durumlar öngörülmüştür. Ancak kanunda "karar verilebilir" ve "varsayılabilir" ifadelerinin kullanılması, bu şartların varlığı halinde dahi mahkemenin otomatik olarak tutuklama kararı veremeyeceğini açıkça göstermektedir.

Başka bir ifadeyle, tutuklama bir zorunluluk değil, ancak istisnai koşullarda başvurulabilecek geçici bir tedbirdir. Mahkemeler, bu konuda karar verirken yalnızca CMK hükümlerini değil; anayasayı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini (AİHS) ve AİHM ile Anayasa Mahkemesi içtihatlarını da birlikte göz önüne almak zorundadırlar.

ANAYASAL GÜVENCE VE ÖZGÜRLÜK İLKESİ

Anayasanın 19. maddesinin 7. fıkrası, tutuklanan kişilerin makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakkına sahip olduğunu düzenler. Aynı maddenin 3. fıkrasında ise, suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişilerin ancak kaçmalarını, delilleri yok etmelerini veya değiştirmelerini önlemek amacıyla yahut kanunda açıkça gösterilen ve tutuklamayı zorunlu kılan nedenlerin varlığı halinde hâkim kararıyla tutuklanabileceği belirtilmektedir.

Buradaki "tutuklamayı zorunlu kılan nedenler" ibaresi, doğrudan ölçülülük ilkesine işaret etmektedir. Nitekim anayasanın 13. maddesi uyarınca temel hak ve özgürlüklere getirilen her sınırlama, meşru bir amaca dayanmalı ve ölçülülük ilkesine uygun olmalıdır.

ÖLÜLÜLÜK İLKESİ, SALIVERİLME TALEBİ VE İTİRAZ HAKKI

Ölçülülük ilkesi üç alt unsurdan oluşur: elverişlilik, gereklilik ve orantılılık. Elverişlilik, başvurulan tedbirin hedeflenen amaca ulaşmaya uygun olmasını; gereklilik, aynı sonuca daha hafif bir müdahale ile ulaşmanın mümkün olmamasını; orantılılık ise bireyin özgürlüğüne yapılan müdahale ile kamusal amaç arasında makul bir denge kurulmasını ifade eder. Anayasa Mahkemesi kararlarında da bunun altı özelikle çizilmektedir.

Bu nedenle, daha hafif koruma tedbirleriyle aynı amaca ulaşmak mümkünse tutuklama yoluna başvurulmamalıdır. Zaten CMK'nin 101. maddesinin 1. fıkrası da adli kontrol yükümlülüklerinin yeterli olduğu durumlarda tutuklama kararı verilemeyeceğini açıkça hükme bağlamaktadır. Aynı maddenin 2. fıkrası ise tutuklama kararında kuvvetli suç şüphesini, tutuklama nedenlerini ve tutuklamanın ölçülü olduğunu gösteren delillerin somut olgularla açıkça ortaya konulmasını zorunlu kılmaktadır.

Öte yandan CMK'nin 104. maddesine göre, soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir; tutukluluğun devamına ilişkin kararlara karşı da itiraz yolu açıktır.

KARARLARA ŞÜPHELİ YAKLAŞIM

Bu anayasal ve yasal çerçeve ışığında, verilen tutuklama kararları hukuka uygunluğu ciddi biçimde tartışmamaktadır. ünkü Türk hukukunda asıl olan tutuksuz yargılama, tutuklama ise istisnai bir tedbirdir.

Öncelikle, tutuklamanın ölçülülük ve son çare ilkelerine uygun olması gerekir. Örneğin hakkında soruşturma açıldığını bilen Deniz Göktaş kendi iradesi ve tutuklanacağı ihtimalini bile bile ülkeye döndü. Bu olayda kaçma şüphesinden söz edilebilir mi Ya da söz konusu stand-up gösterisi kaydedildiğine göre, delillerin karartılmasından söz edilebilir mi

Kaldı ki delillerin büyük ölçüde toplandığı bir aşamada, delil karartma tehlikesinin de soyut ifadelerle ileri sürülmesi yeterli kabul edilemez. CMK'nin 100. maddesi anlamında tutuklama nedenlerinin, varsayıma değil somut olgulara dayanması gerekir.