Tarihin tekerrürü nereye kadar - Av. Cem Alptekin
ABD-Türkiye uyumu karşısında demokrasi ve hukuk devleti artık tarihi bir kalıntı mı, yoksa yeni bir direniş döngüsü başlatmak için gereken koşullar oluşmuyor mu?
Yazar, 27 Mayıs 1960'taki otoriter DP iktidarı ile bugünkü AKP yönetimini karşılaştırarak, tarihsel benzerliğin yeni bir askeri müdahaleye değil, egemenliğini kullanan halkın anayasal direnmesine evrilmesi gerektiğini savunuyor. Trump yönetimi ile sömürgecilik benzeri koordinasyon kuran iktidarın meşruiyetini dış güçlerden alan ve sandık demokrasisinin artık işlevini yitirdiğini iddia ediyor. Peki, muhalefet ittifakı olmadan halka yol gösterecek bir liderlik çıkması mümkün müdür?
Türkiye'nin en çağdaş anayasasına zemin hazırlayacak olan 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesine giden süreçte, iktidardaki Demokrat Parti'nin siyasal ve toplumsal muhalefet üzerindeki baskısını, Meclis'teki çoğunluğunu ve yargıyı da kullanarak CHP'yi kapatma noktasına taşıdığı günlerden bugüne bakınca tarihin bir anlamda tekerrür ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak bu tekerrür 27 Mayıs'a kadardır. Zira, o günden bu güne köprülerin altından çok sular akmıştır. Ne o günkü dünya bugünkü dünya ne o günkü ülke bugünkü ülkedir artık.
Dün işbirliği konusunda ağzıyla kuş tutsa da emperyalist projelerle uyum sağlamakta zorlanan bir siyasi iktidar; bugünse ABD'nin Siyonist merkezli bölge projelerine eşbaşkanlık yapacak derecede uyumlu; Trump'ın deyimiyle "harika işler çıkaran" bir iktidar vardır. Diğer taraftan; dün seçimle gelip otoriterleşen iktidarlar Batı'nın vitrin demokrasisinde sorun yaratırken bugün ABD merkezli emperyalizm, kurallara dayalı dünyanın sonunu ilan ederek "demokrasiye" veda etmekle kalmamış; soğuk savaş döneminin ittifak politikalarına son verdiği gibi, İsrail ile birlikte, Ortadoğu'daki tüm ulus/üniter devletlere de savaş açmıştır.
Dolayısıyla, ABD için demokrasiler değil, otoriter yönetimlerdir artık revaçta olan. Hele hele, o yönetim bir de kendi devletinin kurucu ideolojisiyle kavgalıysa bu da onlar için adeta biçilmiş kaftandır, aynen bölgemizdeki tek laik cumhuriyet olan ülkemizin yönetimi gibi. Ortadoğu'da sözünü ettiğimiz savaşın başını çeken Trump yönetimi ile bizimkiler arasında bugün su dahi sızmamaktadır. İki taraf arasındaki uyumu anlamak için AKP iktidarının yıllar içinde Irak, Libya ve Suriye'de çıkardığı "harika işlere" ve "bu işler" sayesinde, ABD-İsrail haydutluğunun bölgedeki katliamlarına, döktükleri kana, fiilen el koydukları İslam coğrafyasına bakmak yeterlidir.
'SÖMÜRGE VALİSİ'NİN SÖZLERİNitekim, bölgede adeta sömürge valisi gibi hareket eden ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu temsilcisi Tom Barrack, 26 Eylül 2025'te; "Türk, Kürt, Arap, Sünni, Şii... Bunlar aslında yapay sınırlarla birbirinden koparılmış ya da zorla bir araya getirilmiş parçalardır. Bu ulus devlet yapıları... bizim bu bölgedeki nihai hedeflerimize ulaşmamızı on yıllarca geciktirdi" derken Barrack'a cevaben "Türkü Kürt'ten, Kürt'ü Arap'tan, Arap'ı Türkmen'den kopardılar; (...) aramıza cetvelle sınırlar çizdiler, (...) Bu yapay sınırlar (...) ortak bir gelecek kurmamızı on yıllarca engelledi" diyen, AKP'li cumhurbaşkanı da ikilinin bölgeye dair ortak tespit ve hayallerini bu sözleriyle adeta perçinlemiştir. Hatta Barrack, daha da ileri gidip; "(...) özüm için tarihe bakmalıyız. Osmanlı İmparatorluğu bu coğrafyayı yüzyıllarca nasıl bir arada tuttu 'Millet Sistemi' ile. O sistemde merkezi bir otorite vardı ama yereldeki dini ve etnik topluluklar kendi hukuklarını, kendi eğitimlerini ve kendi iç işlerini yönetme özgürlüğüne sahipti" diyerek Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığına ve anayasal düzenine doğrudan müdahale ederken iktidarın neo-Osmanlı ve inanç temelli (çoklu) hukuk sistemi hayallerine de ortak olmuştur. Normal şartlarda bu "elçi"nin iktidarca "persona non grata" (istenmeyen kişi) ilan edilerek derhal ülkesine gönderilmesi gerekirken aksine muhabbetleri daha da artmıştır.
27 Mayıs'a geri dönersek; Cumhuriyetin kurucu partisini kriminalize edip kapatarak kendisine dikensiz gül bahçesi oluşturmaya hazırlanan, hukuk dışı icraatlarıyla toplumsal meşruiyetini yitirmiş dönemin "müstebit" iktidarına karşı, öfkesi meydanlara taşan halkı da arkasına alan asker sonunda kılıcını çekerek yönetime el koymuştur. Müdahalenin ardından zamanın ruhuna uygun özgürlükçü bir anayasa ile daha demokratik bir dönemin kapısı aralansa da emperyalist merkezlere bağımlılık rotasından hiçbir taviz verilmeyecek; hatta, ABD ve NATO'nun talebi üzerine yüzlerce general ve amiral ordudan tasfiye edilince kalanlarla 12 Mart ve 12 Eylül'lerin yolu da döşenecektir.
KANUN DEVLETİNE SON DARBEBugün de iktidar, yargı eliyle siyaseti tasarlayıp geri kalan üç-beş bağımsız haber kaynağını ve toplumsal muhalefeti aynı yolla baskı ve kontrol altına alırken; CHP'li belediye başkanlarını, kadrolarını, cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul'un belediye başkanı Ekrem İmamoğlu'nu tutuklayıp mutlak butlan davası ile aynen selefi DP gibi, asıl operasyonu CHP'ye yapmaktadır. İktidarın yol vermesiyle yargı, "hukuk devleti" ile birlikte "kanun devleti"ne de son darbeyi vururken bu operasyonlarının baş aktörü de Adalet Bakanlığı'na atanarak bir taşla iki kuş vurulacaktır. Böylece bir yandan kilit hizmet ödüllendirilirken diğer yandan bu "adalet" hizmetinde gelinen noktaya kurumsal meşruiyet kazandırılacaktır. (Bkz. Türkiye Barolar Birliği'nin Adalet Bakanlığı'na "Hayırlı olsun!" ziyareti.) Sonuç olarak; her şeye rağmen 24 yıldır hükümette kalabilmenin özgüveniyle siyasal/toplumsal muhalefetten hiçbir çekincesi kalmayan iktidar, içeride kaybettiği meşruiyeti Trump'tan almakta da hiçbir sakınca görmeyecektir. 27 Mayıs arifesinde yaşananlarla bugün yaşananlar arasındaki tarihsel benzerlik ise yeni bir 27 Mayıs'a evrilmeyecektir. O iş çoktan halledilmiştir. Demokratik siyasetin önünü bir kez daha tıkayan bu zorlu kilidi açmak için Godot'yu bekleyen kalmamış olmalıdır artık.

4