Geçtiğimiz günlerde Aydın'da ve Keçiören'de yaşanan istifalar yalnızca yerel siyasetin dar gündemi değildir. Bu gelişmeler, ülkemizin uzun demokrasi serüveni içinde tekrar tekrar karşımıza çıkan temel bir soruyu yeniden anımsatmaktadır: Sandıkta tecelli eden irade kime aittir
Türkiye'nin anayasal tarihi bize açık bir ders verir: Demokrasi yalnızca seçimden ibaret değildir. 27 Mayıs'ın 1961 Anayasası, kuvvetler ayrılığına ve temel haklara yaptığı güçlü vurgu ile siyasal iktidarı sınırlama iradesini ortaya koymuş; yurttaşı devlet karşısında güçlendirmeyi hedeflemiştir. 12 Eylül ise bunun tersine, siyasal alanı daraltmış; örgütlü toplumu zayıflatmış, yurttaşı edilgenleştiren bir düzen kurmuştur. Bu iki tarihsel moment arasındaki gerilim, bugün hâlâ siyasal yaşamımızın arka planında yaşamaktadır.
SİYASAL AİDİYET VE SEİLMİŞLİK BAĞIBir belediye başkanı yalnızca kendi adına seçilmez. Aldığı oy; bir partiye, bir programa, bir değerler bütününe ve bir toplumsal yönelim iradesine verilir. Seçmen, yalnızca bir kişiyi değil; o kişinin temsil ettiği anlayışı görevlendirir. Bu nedenle siyasal aidiyet ile seçilmişlik arasındaki bağ, salt hukuki değil; aynı zamanda etik ve toplumsal bir sorumluluktur.
Tam da burada devreye girer: Tarih denen büyük yargıç. Demokrasi, sandık günü hatırlanıp ertesi gün unutulan bir prosedür değildir. Demokrasi, halk iradesinin kurumsallaşmasıdır. Hukukun üstünlüğüyle, bağımsız yargıyla, özgür basınla ve örgütlü toplumla yaşar. Bu unsurlar zayıflatıldığında, sandığın anlamı da aşınır.
Bugünün Türkiye'sinde tartışma tam da burada düğümlenmektedir. Uzun süredir demokrasinin özü aşındırılmakta; kavramların içi boşaltılmaktadır. Seçilmişlerin yetkileri tartışmaya açılmakta, halkın oyuyla oluşan irade çeşitli araçlarla baskı altına alınmaktadır. Yerel yönetimlere yönelik müdahaleler, muhalif siyasetçilere dönük yargı süreçleri, teknik gerekçelere dayandırılan idari tasarruflar... Bunların hiçbiri yalnızca hukuki başlıklar değildir, siyasal zemini dönüştürme girişimleridir.
DEMOKRASİ SAVUNUSUDemokrasi çoğu zaman açık bir müdahaleyle değil; prosedürlerin içinden geçirilerek zayıflatılır. Fakat tarih denen büyük yargıç, bu inceltilmiş müdahaleleri de kayda geçirir. Tarih, güçlü görünenlerin sicil defteridir. Bugün manşetlerin alkışlarıyla yıldızlaşanlar yarının dipnotuna dönüşebilir. Buna karşılık her türlü baskıya rağmen ilkelerini koruyanlar, rüzgârın yönüne göre saf değiştirmeyenler ana metni oluşturur. ünkü tarih yalnızca kazananların kaydı değildir; aynı zamanda zamanın vicdanıdır.
Bir siyasetçi, bir gazeteci, bir akademisyen ya da sıradan bir yurttaş... Hepimiz bugünün konforu ile yarının vicdanı arasında bir tercih yaparız. İktidarın rüzgârı sert estiğinde hukukun, eşitliğin ve örgütlü toplumun yanında durmak kolay değildir; bedeli vardır. Fakat tarih kısa vadeli kazançlara değil, ilkesel duruşlara not verir.
Son dönemde yaşadıklarımız bunu yeniden göstermektedir. Yargı süreçleri, idari soruşturmalar, medya kampanyaları... Amaç yalnızca bir kişiyi ya da kurumu yıpratmak değildir, kamusal görevin ruhunu aşındırmak ve halkın seçme iradesine gölge düşürmektir. Buna karşı durmak yalnızca bir hukuk savunması değil; bir demokrasi savunusudur.

6