Şiddet bir insanın bir başkasına ya da gruba istemediği, arzu etmediği bir davranışta bulunması için uyguladığı fiziksel olduğu kadar psikolojik, kültürel ve ekonomik boyutları da içeren bir zorlamadır. İnsanlığın uygarlık yolunda gösterdiği gelişime bağlı olarak anlam kazanmıştır. Nitekim hukuk devletinin egemen olduğu toplumlarda şiddet kullanımı yasalarla sınırlandırılmış ve cezalandırılmıştır. Dolayısıyla bir toplumun uygarlık derecesi kültürel kodlarında şiddet unsuruna yer verme oranına göre değişmektedir. Şiddet kullanımında bir tarafın egemen konumda olmasıyla birlikte bir ezen-ezilen ilişkisinden söz edilebilir. Eğer bir toplumda iletişim süreci yukarıdan aşağıya tek yönlüyse ya da iletişim kanalları kapalı tutuluyor, engelleniyorsa o toplumun şiddet toplumuna dönüşmesi kaçınılmazdır. Toplumsal iletişim kanalları baskı altına alınıyorsa engellenen kişi veya grup uyum sağlamayı seçebildiği gibi bu yapıları karşısına da alabilir.
Kültürel hegemonya bireyin toplumsallaşması sağlanarak başka bir deyişle egemen kültürün aşılanmasıyla süreklilik kazanmak ister. Ancak eğer bir toplumun kültürel değerleri çağın çok gerisinde kalmışsa toplumsallaşma olumsuz bir rol oynar. Burada bireyin içinde doğup büyüdüğü kültürel değerler hakkında ne ölçüde farkındalık geliştirdiği önemlidir. Bu noktada eğitim önemli bir işlevi yerine getirmektedir. Nitekim bazı dinsel ve kültürel sistemlerde şiddete başvurmak meşrulaştırılır. Bizde de şiddeti meşrulaştıran düşünce biçimleri nesilden nesile aktarılmakta ve "Kızını dövmeyen dizini döver" örneğinde ve daha başka örneklerde olduğu gibi kolektif bilinçaltı şeklinde varlığını korumaktadır.
MEDYADA ARTAN ŞİDDET İERİKLERİMedyada yer alan şiddet gösterimleri ise her türlü toplumsal etkiye açık ve kimlik inşası sürecinde olan çocuk ve gençler üzerinde daha etkili olmaktadır. Gençler arasında çeteleşme ve çocuk suçluluğu gittikçe artmaktadır. Bu gelişmeye yol açan nedenlerden biri de toplumumuzun görsel kültürü yazılı kültüre tercih etmesidir. Görselliğin öne çıkarıldığı dijital çağda ise azgelişmiş ve eğitim düzeyi düşük toplumları manipüle etmek daha kolaydır.
Ekonomik görünümlü şiddet ise devletlerin izlediği ekonomi politikasıyla yakından ilgilidir. İşsizlik ve yoksulluk da şiddet kullanımını doğuran nedenler arasında sayılabilir. Bu bakımdan bir ülkede yönetici pozisyonda olanların izlediği ekonomik politika, toplumsal huzur ve güven ortamının sağlanması için yaşamsal önemdedir. Kaynak dağılımının toplumsal sınıflar arasında hakça gerçekleşmediği durumlarda da iç karışıklığın ya da güvensizliğin dolayısıyla toplumsal huzursuzluğun baş göstermesi kaçınılmazdır. Gelir dağılımının adil gerçekleşmediği ülkelerde ise yolsuzluk ve yasadışılık ivme kazanır. Nitekim ülkemiz yolsuzluk algı endeksinde 2002 yılında 102 ülke içinde 64. sırada yer alıyorken 2025 yılı itibarıyla 182 ülke içinde 124. sıraya kadar gerilemiştir.
KABİLE HUKUKU DEVREYE GİRERBir toplumun siyasal rejim biçimi de şiddet kullanımı açısından belirleyici bir rol oynar. Bunlardan biri antidemokratik rejimlerdir. Düşünceyi ifade etme özgürlüğünün baskı altına alınmadığı, hoşgörünün egemen olduğu demokratik, laik rejimlerde şiddet yoluyla sonuç elde etmek ağır yaptırımlara tabidir ve böyle toplumlar huzur içinde ve barışçıl bir şekilde varlıklarını sürdürürler. İkinci bir unsur da adalet mekanizmasının son derece yavaş işlemesidir. Bu durumda kabile hukuku diyeceğimiz "göze göz, dişe diş" anlayışı devreye girer ki böyle toplumlarda kişi ve toplum güvenliği de büyük tehlike altındadır.

8