AKP iktidarının karşısındaki en büyük siyasal güç olan CHP, aynı zamanda tarihinin en ağır bunalımlarından birini yaşıyor.
2024 yerel seçimlerinin ardından CHP'ye yönelik sistematik bir operasyon başlatıldı. Önce belediyelerde gece yarısı baskınlarıyla çok sayıda kişi gözaltına alınıp tutuklandı. Eşzamanlı olarak İstanbul il kongresi ile Özgür Özel'in seçildiği 38. kurultaya ilişkin davalar açıldı. YSK denetiminde tamamlanan süreçlere karşın açılan bu davalardan kurtulmak amacıyla iki olağanüstü, bir de olağan kurultay yapıldı. Ancak bunlar yargı sürecini durdurmaya yetmedi; mahkeme, mutlak butlan kararıyla parti yönetimini devre dışı bırakarak görevi Kemal Kılıçdaroğlu'na verdi. Tüm bunlar, CHP'yi ülke gündeminin merkezine yerleştirdi.
Kemal Kılıçdaroğlu, 13 yıl boyunca CHP genel başkanlığı yaptı ve bu süre içinde girdiği tüm genel seçimleri yitirdi. Buna karşın bugün, siyasallaştığı yönünde ciddi eleştiriler bulunan yargının bir kararı sonucunda yeniden göreve gelmeyi kabul etmesi, siyaset ahlakı açısından büyük bir kırılmadır. ünkü demokratik siyasette meşruiyetin kaynağı mahkeme atamaları değil, üyelerin ve seçmenlerin iradesidir. Bu, yıllardır savunulduğu söylenen demokrasi ve hukuk değerleriyle açık bir çelişki yaratmaktadır.
Daha da düşündürücü olan ise bu tabloyu görmezden gelenlerdir. Kılıçdaroğlu'nun hangi yöntemle göreve taşınmak istendiğini sorgulamadan, yalnızca kişisel bağlılıklarla bu süreci destekleyenler, aslında savunduklarını söyledikleri ilkelerden ayrılmaktadır.
ÜRÜME DERİNLEŞİYOREğer demokrasi yalnızca işimize geldiğinde savunuluyorsa ortada ilke değil çıkar vardır. Bir kişinin siyasi geleceği uğruna halkın iradesinin, parti üyelerinin tercihinin ve demokratik kuralların göz ardı edilmesini olağan karşılamak, siyasetteki çürümenin ne kadar derinleştiğini göstermektedir. Bu nedenle, yalnızca Kılıçdaroğlu'nun tutumu değil, bu tutumu meşrulaştıranların da demokrasi ve ahlak karşısındaki sınavı söz konusudur.
Parti içi demokrasinin zayıflaması, karar süreçlerinin dar bir çevrede toplanması ve örgütlerin etkisizleşmesi, bu tablonun oluşmasında belirleyici oldu.
Son on yılda yapılan tüzük ve yönetmelik değişiklikleri, denge ve denetim mekanizmalarını güçlendirmek yerine genel merkezin gücünü daha da büyüttü. Milletvekilleri, belediye başkanları ve parti kadroları belirlenirken oluşan ilişki ağları yeterince sorgulanmadı. Partiden ayrılan ya da iktidar saflarına geçen çok sayıda siyasetçiye karşın kimse siyasi sorumluluk üstlenmedi.
Böylece, siyaseti bir hizmet alanı değil, kişisel yükseliş ve zenginleşme fırsatı olarak gören bir kesim de güç kazandı. Düşünmeyen, sorgulamayan, makam koltuklarını korumaktan başka amacı olmayan bu kadrolar, hangi partide olduklarından çok, iktidara yakın olmaya önem veriyor. Derneklerden belediyelere, partilerden kamu kurumlarına dek her alanda görülen bu anlayış, siyasal çürümenin taşıyıcısına dönüştü.
HALKIN İRADESİ2017'deki anayasa değişikliğiyle yürürlüğe giren başkanlık sistemi yalnızca devleti değil, siyasal partileri de değiştirdi. İktidar kadar muhalefet de giderek tek merkezli yapılara dönüştü; üyeler, örgütler ve seçmenler karar süreçlerinin dışına itildi. Oysa Türkiye'nin demokratik birikimi başka bir yol gösteriyor. Kurtuluş Savaşı, kongrelerle, yerel toplantılarla ve TBMM'nin iradesiyle yürütüldü. Erzurum ve Sivas kongreleri toplumsal katılımın tarihsel örnekleridir.
Bugün CHP'nin ve genel olarak muhalefetin önündeki temel görev de budur. özüm, birkaç kişinin kapalı kapılar ardında vereceği kararlarda değil; üyelerin, delegelerin, örgütlerin ve seçmenlerin doğrudan katıldığı demokratik bir siyasal zeminin yeniden kurulmasındadır.
CHP yönetimlerinde uzun yıllardır rakiplerini tasfiye etmeye dayanan anlayış, partinin daralmasına yol açtı. Zamanla kendilerine "ekip" diyen, siyasal ortaklıktan çok çıkar ortaklığına dayanan apolitik yapılar yönetimlerde etkili oldu. Otoriteye boyun eğen bu anlayış, demokratik mücadeleyi değil, kişilerin kendi konumlarını korumayı amaçladı. Bu nedenle parti içindeki demokratik girişimlerin önemli bir bölümü engellendi; yapılan her tüzük değişikliği katılımı artırmak yerine merkeziyetçiliği güçlendirdi.

4