Şafağın getirdiği acı - Abdullah Yüksel

Mayıs ayının başlarında, şafağın erken söktüğü sessiz ve açık bir geceydi. Gökyüzü hiç bu kadar yıldızlı, otların kokusu hiç bu kadar keskin, gecenin dinginliği hiç bu kadar etkileyici olmamıştı. Ağacın altından geçti iri adımlarla... Elleri arkadan kelepçeli, ayaklarında pranga... Dimdik yürüdü. Yüzü bir doğa yasası gibiydi: Sorgulanmayacak, değiştirilmeyecek, ödün verilmeyecek. Upuzun vücudu gergin, gözleri keskin... Karanlığa baktı uzun uzun. İçinde bir öfke, bir itiraz, bir direniş kabarıyordu. Ama korku yoktu artık. Sanki biraz sonra darağacına çıkacak değilmiş gibiydi. Sanki odasında, tek başına Rodrigo'nun gitar konçertosunu dinliyordu.

Teslim olmayan bir benliğin dinginliği vardı üzerinde. Gururlu, vakur, boyun eğmeyen bir duruş... Darağacını gördüğünde ölümün karşısına, ondan daha güçlüymüş gibi dikildi. İçinden haykırdı: "Yaşasın bağımsızlık! Yaşasın özgürlük! Yaşasın eşitlik!"

Gece serindi. Yıldızlar parlıyordu. imenlere çiy düşmüştü. Doğa, biraz sonra yaşanacak olanla tam bir tezat içindeydi. Deniz'den yaklaşık bir saat sonra Yusuf geldi. Aydınlık yüzünde hem gurur hem keder vardı. Küçük bir pencereden izlediği o anı, o yürüyüşü, o vakur duruşu unutmadı.

"Biz devrimciler böyle gideriz darağacına" dedi. Af dilemedi. Boyun eğmedi.

Sonra Hüseyin...

Gözleri parlaktı. Yüzü şafak gibi aydınlık. Derin bir hüzün ama sarsılmaz bir kararlılık... Kendisinden önce giden iki arkadaşının sesleri hâlâ gecenin içinde yankılanıyordu. Avlu sessizdi. Arada bir horoz sesi... Sonra yeniden derin bir suskunluk. Ve o seher vakti...

Bir yel esti. "Deniz'ler asılmış" dediler. Söz, kapılardan sızdı içeri. Yandık. Yüzümüze su serptik; o su bile yandı. Göğe baktık; bir bulut karalara bürünmüş, Ulucanlar'ın avlusuna iniyordu.