Planlı ekonomiden 'nas ekonomisi'ne - Mehmet Tomanbay

Cumhuriyetle şekillenen ekonomi yönetimi anlayışı; bilimin ve aklın yol göstericiliğinde, kamunun rolünü ve planlamayı önemseyen, güçlü kurumlara ve hukuka dayanan, yaratılan refahın toplum kesimleri arasında adil paylaşılmasını amaçlayan kurumsal bir yapıya dayanıyordu. Bu anlayış AKP iktidarı döneminde giderek değişti. 2006 yılında ekonomi yönetiminde üç yıllık orta vadeli programlar (OVP) uygulanmaya başlandı. Programın amaç kısmında; "...toplumun bütün kesimlerinin gözetildiği ve ülkemizin ekonomik ve sosyal kalkınmasının hızlandırıldığı bir ortamda, insanımızın yaşam kalitesini yükseltmek orta vadeli programın temel amacıdır" denilmekteydi.

İlk programdan bugüne kadar toplam 21 OVP hazırlandı ve uygulandı. Bu yıl da 22'ncisi açıklandı. Peki; bu süreçte toplumumuz ve ekonomimiz açısından 20 yıl önce yazılan amaca uygun bir gelişme yaşanabildi mi Yanıtlamak için sürece biraz yakından bakalım.

Ü ÖNEMLİ EŞİK

AKP iktidarı döneminde, ekonomi yönetiminin yapısını ve anlayışını değiştiren, önemli dönüm noktaları yaşandı. Bu dönüşümlerle Cumhuriyetin kurumsal ve planlamacı ekonomi yönetiminden aşama aşama uzaklaşılarak "nas ekonomisi" olarak da adlandırılan ekonomi anlayışına geçildi. İlk önemli eşiklerden biri, 2005'te IMF ile yapılan son Stand-By anlaşmasının 10 Mayıs 2008'de sona ermesiydi. Anlaşmanın sonlanmasıyla Türkiye IMF programının performans kriterleri ve gözetiminden çıktı; AKP hükümeti ekonomi politikasını kendi tercihleri doğrultusunda belirlemede geniş hareket alanına kavuştu.

İkinci dönüm noktası, 2011'de Devlet Planlama Teşkilatı'nın (DPT) kapatılarak yerine Kalkınma Bakanlığı'nın kurulmasıydı. Böylelikle uzun vadeli planlamanın kurumsal ağırlığı biraz daha zayıflatılmış ve uygulamada üç yıllık OVP'ler öne çıkarılmış oldu.

Bu dönüşüm sürecinde 2008 küresel krizi Türkiye'yi de etkiledi. Cumhurbaşkanının ünlü "Teğet geçti" açıklamasına karşın ekonomi 2009'da yüzde 4.7 daraldı, işsizlik önemli ölçüde yükseldi, Gini katsayısı 2008'de 0.405 iken 2009'da 0.415'e çıkarak gelir dağılımında eşitsizliğin arttığını gösterdi.

Bir başka önemli dönüm noktası, 16 Nisan 2017 referandumunun ardından 2018'de cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesiydi. Yeni sistem ekonomi yönetiminin kurumsal yapısını değiştirdi; bütçenin hazırlanması dahil ekonomi politikaları koordinasyonu ve yürütme yetkisi Cumhurbaşkanlığı merkezinde toplandı. Cumhurbaşkanlığı, ekonomi politikası tercihlerinin yapılacağı ve uygulanacağı yeni kurumsal yapı oldu.

2018'DEKİ KIRILMA

Aşama aşama yapılan ekonomi politikasındaki değişiklikler derin bir şekilde yaşanan yoksulluk, ekonomik istikrarsızlık gibi sorunları engelleyemedi, sorunlar daha da ağırlaştı. 2018'de yaşanan kur şoku ve Rahip Brunson krizi finansal piyasalarda kırılganlığı artırdı; yıllık enflasyon yüzde 10'lar düzeyinden ekim ayında yüzde 25.24'e yükseldi.

Temmuz 2018'de çıkarılan 703 sayılı kanun hükmünde kararnameyle Merkez Bankası'nda (MB) atama ve görevden alma yetkisi Cumhurbaşkanına devredildi, başkana görev güvencesi tanıyan madde kaldırıldı. MB'nin bağımsızlık algısını zayıflatan bu değişiklik ekonomik istikrarda kırılmayı hızlandırdı. MB, geleneksel iktisat kurallarının tersine, enflasyon yüksek seyrederken 23 Eylül'de politika faizini yüzde 19'dan yüzde 18'e indirerek art arda faiz indirimlerine başladı. Dolar kuru 2021 sonunda 18 TL'yi aşarken enflasyon Ekim 2022'de yüzde 85.51'e yükseldi. 2018'de başlayan kırılma kontrol edilebilir sınırların dışına çıktı.

KKM UYGULAMASI NE GETİRDİ

17 Kasım 2021'de ise cumhurbaşkanının "Nas ortada" sözleriyle savunduğu düşük faiz yeni ekonomi yaklaşımının simgesi haline geldi. Kur şokunu ve dövize yönelişi sınırlamak amacıyla Aralık 2021'de Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulamaya kondu. KKM'nin yüksek mevduat sahiplerine sağladığı kur koruması, kamuya getirdiği maliyet ve gelir dağılımında yarattığı bozulmayla yoksulluğu ve ekonomik eşitsizlikleri arttırdı.