Mutlak butlan ve TBB illüzyonu - Cem Alptekin

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi'nin ağır yetki gaspı içeren 21 Mayıs 2026 tarihli tedbirli " mutlak butlan" (kesin hükümsüzlük) kararı, Türkiye'de hukukun siyasetle kurduğu ilişkinin geldiği tehlikeli aşamayı gözler önüne seren yapısal bir deprem niteliğindedir. Mahkeme; aynı zamanda ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin 38. Olağan seçimli kurultayı ile İstanbul il kongresini mutlak butlan gerekçesiyle sakat bulmuş, o tarihten bu yana alınan tüm kararları iptal etmiştir.

Kararın hukuki bir uyuşmazlığı çözmekten çok, siyasi alanı yeniden düzenlemeye yönelik radikal bir hamle olduğu açıktır. Bu sarsıcı gelişme karşısında savunma mesleğinin çatı örgütü TBB (Türkiye Barolar Birliği) tarafından yapılan yazılı açıklama ise en az kararın kendisi kadar derin bir yapısal krize, entelektüel ve kurumsal bir körlüğe işaret etmektedir.

TBB, açıklamasında "Adalet mekanizmasının bu şekilde araçsallaştırılmasına dair toplumsal bir algının oluşması bir hukuk devletinde kabul edilemez" demektedir. Oysa bugün Türkiye'nin karşı karşıya olduğu şey, bir "algı" ya da "imaj" sorunu değil; iktidarın siyaseti dizayn aparatına dönüşen yargının kurumsal yapısının ve bağımsızlığının tamamen tasfiye edildiği gerçeğidir. Fatih Sultan Mehmet'ten bu yana asırların birikimiyle şekillenen, cumhuriyetle birlikte kurumsallaşan akılcı devlet geleneği, bugün bizzat yargı eliyle ortadan kaldırılmaktadır.

Bu aşamada yaşanan tasfiyeyi ve tahribatı "algı" parantezine sıkıştırması, her şeyden önce, TBB gibi bir hukuk kurumunun çıplak gerçekle yüzleşmekten kaçındığını gösterir. Oysa bu zafiyet, adalet mekanizmasının bir sopa olarak kullanılmasının kurumsallaşmış gerçekliğini örtbas etme riski taşımaktadır.

GEREKLİKTEN KOPUŞ

Açıklamadaki en dramatik kopuş ise "çoğulcu demokrasi" kavramına sığınılmasıyla kendisini göstermektedir. TBB, "mutlak butlan" kararının "en genel anlamıyla demokratik rekabet ortamını ve siyasi partiler aracılığıyla sürdürülen çoğulcu demokrasiyi esastan etkilediğini" ileri sürmektedir. Bu tespit de maalesef içinde yaşadığımız tarihsel kesitin gerçekliğinden bütünüyle kopuktur.

"Demokratik rekabet ortamı" ve "çoğulcu demokrasi" bir yana; Türkiye'de kuvvetler ayrılığından kuvvetler birliğine, parlamenter rejimden tek adam rejimine geçildiğinden bu yana, zaten ağır aksak işleyen demokrasinin asgari kuralları dahi askıya alınmış ve yine ağır aksak da olsa işleyen kurumsal denetim mekanizmaları da felç edilmiştir. Dolayısıyla, ortada demokrasinin kırıntısı dahi kalmamışken sanki işleyen bir demokratik düzen varmış da bu kararla o düzen "esastan etkileniyormuş" gibi davranmak, olsa olsa ülke gerçeğiyle ve iktidar politikalarıyla yüzleşmekten kaçınma çabası olmalıdır. Oysa yeni rejimin niteliğini adlandırmaktan kaçınan bu dil, statükoyu meşrulaştıran bir konformizmin dışavurumudur. Son aşamasına gelmiş bir karşıdevrim sürecini, sıradan bir "demokratik işleyiş aksaması" olarak nitelendirmek, en hafifinden, ülkenin içinden geçtiği trajik süreci görmezden gelmektir.