Meşruiyet üzerine - Doğan Soyaslan

Meşruiyet siyasi ve hukuki anlamlarda kullanılır. Bir iktidarın gücünü halkın çoğunluğunun özgür iradesinden alması halinde "siyasi meşruiyet"ten, icraatını hukuk kurallarına uygun yapması halinde "hukuki meşruiyet"ten söz edilir. Her iki durum da kamu vicdanında kabul edilmelidir.

Tarih boyunca toplumların düşüncesi değiştikçe meşruiyet kavramı da değişmiştir. Toplumlar uzun yıllar Tanrı'nın bahşettiği haklar ile Tanrı adına krallar ve sultanlar tarafından idare edilmişlerdir. Aydınlanma çağından itibaren Batı'da insan kendi kendini keşfetmiş; her şeyin kaynağının insan aklı olduğu, insanın insan olması dolayısıyla doğuştan haklara sahip olduğu düşüncesi yayılmış; halkın iradesine dayanan, özgürlükçü, hukuka bağlı siyasi rejimler kurulmuş, teknolojik buluşlarla toplumsal refah yükseltilmiştir. Böylece özgürlükçü, laik, insana güvenen, hukuka bağlı siyasi rejimler meşru sayılmıştır. Özgürlükçü hukuk devletinin korunması için kamu gücü yürütme, yasama ve yargı olarak üçe bölünmüş; yasama ve yürütmenin hukuka bağlılığını denetleme görevi yargı gücüne verilmiş; herkesin önceden kurulmuş mahkeme önünde hakkını arayabileceği kabul edilmiştir.

LAİK HUKUK DÜZENİ

Özgürlük toplumsal ilerlemenin temelidir, aynı zamanda sorumluluktur. Hukuka bağlılık insanlara öngörü ve güvenlik verir, tasarımlarını gerçekleştirme olanağı sağlar. Özgürlük ve güvenliğin olmadığı ülkelerde insanlar düşüncelerini yayamaz; yayamadığı için düşünce üretemez, tasarımlarını gerçekleştiremez. ünkü önlerini göremez, başlarına neler geleceğini bilemezler. Sosyoekonomik yapısı farklı olan ülkemizde Osmanlı halkı, Tanzimat'a kadar Tanrı'ın insana tanıdığı haklarla ve Tanrı adına Tanrı'nın emirlerini uygulayan padişah ve yakın çevresi tarafından idare edilmiş; toplumsal yapı değiştirilememiştir.

Tanzimat'tan sonra Batı devletleri ve Osmanlı aydınlarının etkisi ile süreç içinde kişiye haklar tanınmış, insan aklına ve toplumsal gereksinimlere dayanan kanunlar alıntı yapılmıştır. Nihayet padişahın yetkisini sınırlayan, son sözün padişaha ait olduğu 1876 Anayasası, devletin kendisini sınırlaması olarak ilan edilmiştir; bireysel hak bilinci olmayan Osmanlı halkına insan hakkı bilinci verilmeye çalışılmıştır.

ağdaş ülkeler seviyesine ulaşmanın kültüre bağlı olduğuna inanan kurucu liderler, mutlak itaatçi teokratik zihniyete dayanan ülkenin asırlar içinde değişim ve gelişime engel görülen, başta saltanat olmak üzere tüm kurumlarını tasfiye ederek halk iradesine dayanan Cumhuriyeti ilan etmişler; halka sorumluluk vermişler; olgulara dayanan, insanın önünü açan laik bir hukuk düzeni benimsemişlerdir.

2002'DEKİ KIRILMA

Cumhuriyetin ilanından sonra yürürlükte olan anayasalar (1924, 1961, 1982) kişinin insan olması dolayısıyla haklarını tanımış, devletin yapı ve işleyiş şeklini düzenlemiş; devleti yürütme, yasama ve yargı olarak üç temel güce bölmüş; yargı gücüne diğer güçlerin işlemlerinin hukuka uygunluğunu denetleme görevi vermiş; haksızlığa maruz kalan herkesin önceden kurulmuş bulunan mahkemelerde hakkını arayacağı ilkesini kabul etmiştir.

2002 yılında Cumhuriyetin faziletinden yararlanarak Cumhuriyet değerlerini hazmedememiş, Batı kültürünün alıntısını Batı taklitçiliği sayan, devletin hukuk ile bağlı olamayacağına inanan, yargı denetimini kabul etmeyen, milletten vekâleti alanın her şeyi yapabileceğine inanan bir hükümet iktidara gelmiştir.

2010 anayasa değişikliği ile o zamana kadar fiilen kontrol altında olan yargı, hukuken de kontrol altına alındı; siyasi yandaşlar yargı kadrolarına yerleştirildi. 16 Nisan 2017 referandumu ile geçerli olmayan oylar geçerli sayılarak parlamento ve Bakanlar Kurulu devre dışı bırakıldı; devletin bütün kurumları bir şahsa bağlandı. Hukuka aykırı olarak anayasa değiştirildi. Böylece TCK'nin 309. maddesi ihlal edildi.