Muammer Aksoy'un evinin önünde katledilişinin üzerinden 36 yıl geçti. 1990'lı yılların karanlık atmosferinde yitirdiğimiz Aksoy, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Turan Dursun ve Ahmet Taner Kışlalı gibi aydınların yokluğu bugün çok daha yakıcı biçimde hissediliyor. ünkü onların mücadelesi soyut bir "aydın duruşu" değil, laik, demokratik Cumhuriyetin geleceğini koruma mücadelesiydi. "Bugünler olmasın diye" uyarıyorlardı. Ne yazık ki haklı çıktılar.
KÂBUS ANSIZIN GELMEDİTürkiye'nin bugün yaşadığı rejim tartışmaları bir sabah ansızın ortaya çıkmadı. Bu tablo, yıllara yayılan ve adım adım örülen bir sürecin sonucudur. Cumhuriyetin hukukçuları ve aydınları bu gidişatı önceden teşhis etmiş, yalnızca uyarmakla yetinmeyip kamuoyunu harekete geçirmeye çalışmıştı. Sorun, bu uyarıların sistematik biçimde görmezden gelinmiş olmasıdır. Bu isimlerin başında gelen Prof. Dr. Muammer Aksoy, 1980'lerin sonunda kaleme aldığı "Rejim Bunalımına ve Kötü Sonuçlarına Doğru Pupa Yelken Gidiş" adlı çalışmasında, bugün içine sürüklendiğimiz rejim krizinin ana dinamiklerini berrak biçimde ortaya koymuştu. Aksoy meseleyi soyut bir anayasa tartışması olarak değil, somut siyasal pratik üzerinden ele alıyordu.
Nitekim Turgut Özal döneminde yaşanan cumhurbaşkanlığı tartışmalarını değerlendirirken anayasanın öngördüğü uzlaşma ilkesinin terk edilmesinin ülkeyi rejim krizine sürükleyeceğini açıkça yazar ve şu uyarıyı yapar: "Halkın yarısından fazlasının temsilcilerince seçilmesi gereken cumhurbaşkanını, uzlaşmayı reddederek yalnız başına seçmeye yeltenmek, ülkeyi tam bir rejim bunalımına sürüklemek üzeredir."
Bu satırlar yalnızca bir döneme değil; yürütmenin denetimsizleştiği her ana dair zamansız bir uyarıdır.
TARAFSIZLIK: AYRINTI DEĞİL, ASLİ İLKEAksoy'un meselesi kişiler değil, rejimin yapısıdır. Cumhurbaşkanlığı makamının yürütmenin uzantısı değil; devletin sürekliliğini, kurumsal dengeyi ve siyasal uzlaşmayı temsil eden bir makam olduğunu özellikle vurgular. Bu nedenle tarafsızlık, anayasal bir ayrıntı değil, Cumhuriyetin ayakta kalmasının ön koşuludur.
Uzun yıllar partizan siyaset yürütmüş bir aktörün, yalnızca makam değiştirerek tarafsızlaşamayacağı açıktır. Cumhuriyet, kişisel beyanlara ya da iyi niyet varsayımlarına değil; denge ve denetim mekanizmalarına dayanır. Tarafsızlık, hukukla güvence altına alınmadığı anda anlamını yitirir.
KUVVETLER AYRILIĞINDA KOPUŞBugün yaşadığımız "partili cumhurbaşkanlığı" pratiği, Aksoy'un işaret ettiği kırılmanın kurumsallaşmış halidir. 2017 referandumuyla yaşama geçirilen "cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi", Cumhuriyetin "kuvvetler ayrılığı" anlayışında tarihsel bir kopuş yaratmıştır.
Bu kopuşun sonuçları yalnızca siyasette değil, ekonomide de ağır biçimde hissedilmektedir. Bugün yaşanan derin ekonomik kriz, yalnızca yanlış tercihlerle ya da dış etkenlerle açıklanamaz. Asıl sorun, karar alma süreçlerinin tek elde toplanmasıdır. Kurumsal akıl devre dışı bırakılmış, denetimsiz yürütme anlayışı kalıcı hale getirilmiştir. Oysa ekonomi güven ister; güven ise hukukla, öngörülebilirlikle ve bağımsız kurumlarla mümkündür.
Yürütme yetkilerinin tek elde toplanmasıyla birlikte Meclis, denetim gücünü büyük ölçüde yitirmiş, yargı ise bağımsızlığını fiilen koruyamaz hale gelmiştir. Kuvvetler ayrılığı anayasal metinde kalmış, pratikte yürütme lehine bir güç yoğunlaşması ortaya çıkmıştır. Bu tablo, Cumhuriyetin ruhuyla bağdaşmaz.
SESSİZLEŞTİRİLEN TOPLUM2017'de kabul edilen anayasa değişikliği, cumhurbaşkanının en fazla iki dönem seçilebileceğini açıkça düzenlemiştir. Recep Tayyip Erdoğan 2014'te halk oyuyla seçilen ilk cumhurbaşkanı olmuş, 2018'de ise yeni sistemin ilk cumhurbaşkanı seçilmiştir. Geçiş hükmüne dair en geniş yorum dahi bu sürecin 2023 ile sınırlı olduğunu göstermekteydi. Buna rağmen üçüncü adaylık fiilen kabul ettirilmiş, açık anayasa ihlali siyasal iktidar eliyle meşrulaştırılmıştır. Muhalefetin bu konuda toplumu harekete geçirecek kararlı bir tutum ortaya koyamaması ise tabloyu daha da ağırlaştırmıştır. Hukukun kişilere göre eğilip bükülebileceği algısı yalnızca bugünü değil, geleceği de tahrip eder.

5