Kış güneşi Türkan Saylan- Gülseren Delibaş

Yaşam, bazen dondurucu bir ayazın tam ortasında açan o zayıf ama inatçı kardelene benzer. Bazı ruhlar ise o ayazı ısıtan, buz tutmuş kalpleri eriten birer kış güneşidir. Benim "okyanus yürekli" hocam Prof. Dr. Türkan Saylan, tam da böyle bir güneşti; ısıttığı yalnızca bedenler değil, bir ülkenin geleceği ve umuduydu. Bir eğitimci ve yazar olarak onunla geçen 15 yılımı, okyanustan bir damla misali kâğıda dökerken, aslında yalnızca bir insanı değil, bir dönemin vicdanını anlatıyoruz.

Türkan Saylan'ı yalnızca bir tıp profesörü olarak tanımlamak, onun ruhundaki o zarafet tılsımını eksik bırakmak olur. O, cüzzam (lepra) hastalarının toplumdan, sevgiden ve hatta kendilerinden bile vazgeçtiği bir dönemde; o hastaların elini tutan, onlarla aynı sofraya oturan devrimci bir şefkatti. Lepra, onun için bir mikrop değil, bir yoksulluk ve ihmal meselesiydi. Anadolu'nun en ücra, yolu izi olmayan köylerine ulaştığında, heybesinde yalnızca ilaç değil, insan onuru taşıyordu.

'SORUN ÜRETMEYİN ÖZÜM ÜRETİN'

Hekimliği; teşhis ve tedaviyle sınırlı kalmayan, insanın ruhundaki o "halkalanmış acıları" silmeye odaklanan bir sanat gibi icra etti. Türkan Hoca'nın kurduğu Lepra Hastanesi, yalnızca şifa dağıtan bir kurum değil; toplumun "görünmeyen yüzlerinin" sesi, "duyulmayan çığlıklarının" yankısı oldu. Bugün tıp dünyasında aldığı Gandi Ödülü ve sayısız takdir, aslında onun her hastasına bir insan, bir kardeş gibi bakışının onurlandırılmasıdır.

Bir öğretmen olarak benim için Türkan Saylan, eğitimin yaşamı nasıl dönüştürebileceğinin en canlı örneğiydi. "Sorun üretmeyin, çözüm üretin" sözü, tavsiye değil, bir yaşam biçimiydi. 1999'un o büyük deprem enkazında, hepimizin ruhu sarsılmışken; Valilik bahçesindeki o kırık dökük masada, farklı renklerdeki çoraplarıyla koşturan bir Türkan Hoca vardı. O çoraplar, aslında zamanın ne kadar kıymetli olduğunun, hizmetin görsellikten çok daha yüce olduğunun en samimi kanıtıydı.

Eğitimin, yoksulluk döngüsünü kıracak yegâne güç olduğuna inanırdı. YDD'yi kurarken kurduğu hayal; hür fikirli, vicdanı hür nesiller inşa etmekti. "Kardelenler" projesiyle, dağ başındaki o en savunmasız kız çocuklarının elinden tutarken; aslında o çocukların ellerine yalnızca kalem değil, kendi yaşamlarının dümenini verdi. Bugün binlerce genç kadın, onun açtığı o aydınlık yoldan yürüyerek bu ülkenin temel taşlarını oluşturuyorsa, bu "zemheri ayazı"nda umudu hiç yitirmeyen bir kış güneşinin başarısıdır.

'ATATÜRK'ÜN YOLUNDAN AYRILMAYIN'

Yazarlık yolculuğumda beni en çok yaralayan ama aynı zamanda kamçılayan olay, doğduğum topraklar olan Malatya'da şahit olduğum o haksız önyargılardı. Türkan Saylan gibi ömrünü halk sağlığına ve çağdaşlığa adamış birine atılan o asılsız çamurlar, aslında cehaletin ne kadar karanlık olabileceğinin bir göstergesiydi. İşte o gün, bir yazar olarak sorumluluğumun gerçeğin tanıklığını yapmak olduğunu anladım.