Kimi koruyor, kimi yok ediyoruz - Gülay Ertürk

Yarın 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü. Hayvanları korumak deyince çoğumuzun aklına kedi ve köpekler geliyor. Oysa hayvanları korumak, yalnızca evimizin kedisini, köpeğini korumak anlamına gelmiyor. Asıl soru şu: Biz gerçekten hayvanları mı koruyoruz, yoksa yalnızca bize yakın olan hayvanları mı

4 Ekim'in öyküsü yaklaşık bir asır öncesine uzanıyor. Alman hayvan koruma savunucusu Heinrich Zimmermann'ın 1925 yılında başlattığı farkındalık çalışmaları, 1931 yılında 4 Ekim'in Hayvanları Koruma Günü olarak kabul edilmesine uzandı.

Aradan geçen yıllarda insanlığın hayvanlara bakışı önemli ölçüde değişti. Bir zamanlar hayvanların acı çekmediği, düşünemediği ve duygularının olmadığı ileri sürülüyordu. Bugün ise hayvanların ağrı, korku ve stres yaşayabildiğini biliyoruz. 1965 yılında yayımlanan Brambell Raporu da hayvan refahının temel ilkelerini ortaya koydu.

Yani sorun yalnızca "hayvanı yaşatmak" değildir. Sorun, nasıl yaşattığımızdır.

ÖZÜM ÖLDÜRMEK OLAMAZ

Türkiye'nin bugün önemli sorunlarından biri sahipsiz köpeklerin kontrolsüz çoğalmasıdır.

Bu sorunu görmezden gelmek de çözüm değildir. Sokakta yaşayan hayvanlar açlık, hastalık, trafik kazaları ve kötü muamele gibi risklerle karşı karşıyadır. İnsanlar açısından da trafik kazaları, ısırılmalar, çevre kirliliği ve bazı zoonotik hastalıklar gibi sorunlar söz konusu olabilmektedir. Ancak bir sorunun varlığı, her yöntemin çözüm olarak kabul edilmesini gerektirmez.

Resmi açıklamalara ve kamuoyuna yansıyan verilere göre Türkiye'deki sahipsiz köpek popülasyonunun, mükerrer kayıtların ayıklanmasının ardından yaklaşık 1 milyon 250 bin olarak hesaplandığı belirtilmektedir. Yine resmi açıklamalarda sokaklardaki hayvanların yüzde 97 ila yüzde 99.2'sinin toplandığı ifade edilmiştir.

Öte yandan kamu kurumlarının açıkladığı çeşitli verilere göre Türkiye genelindeki bakımevi kapasitesinin yaklaşık 200 bin ile 400 bin arasında olduğu yönünde bilgiler bulunmaktadır.

Bu veriler birlikte değerlendirildiğinde önemli bir soru ortaya çıkıyor:

Toplandığı ifade edilen hayvanların tamamı bugün nerede ve hangi koşullarda bulunmaktadır

Kaçı bakımevlerinde, kaçı doğal yaşam alanlarında Kaçı sahiplendirildi Kaçı kısırlaştırıldı ve aşılandı Ötanazi uygulanan hayvanların sayısı nedir

Bunlar toplumun bilmek isteyebileceği meşru sorulardır.

ünkü bir hayvanı gözümüzün önünden kaldırmak ile onu korumak aynı şey değildir.

POPÜLASYON KONTROLÜ NASIL SAĞLANIR

Dünya geçmişte sahipsiz hayvan sorununu toplu öldürme yöntemleriyle çözmeye çalıştı. Ancak zaman içinde bu yöntemlerin kalıcı bir popülasyon kontrolü sağlamadığı görüldü.

Bugün bilimsel yaklaşım; kısırlaştırma, aşılama, kayıt, sahiplendirme, terklerin önlenmesi, sorumlu hayvan sahipliği ve etkin denetimin birlikte yürütülmesini gerektiriyor.

ünkü bir hayvanı ortadan kaldırmak, popülasyonun üreme dinamiğini ortadan kaldırmıyor.

Bu nedenle sahipsiz hayvanların kontrolsüz çoğalmasının çözümü, toplu öldürme değil; bilimsel, insancıl ve sürdürülebilir popülasyon yönetimidir.

KENDİ ÜRETTİĞİMİZİ YOK ETMEK

Burada daha büyük bir çelişki var. İnsan nüfusu büyürken evcilleştirdiğimiz kedi ve köpeklerin sayısı da arttı. Buna karşılık doğal yaşam alanlarında yaşayan birçok yaban hayvanının popülasyonu ciddi biçimde azaldı.

Kurtlar, aslanlar, büyük kediler ve diğer yırtıcılar; yaşam alanlarının daralması, avcılık ve insan baskısı nedeniyle geçmişe göre çok daha küçük popülasyonlara geriledi. Bir tarafta doğadaki hayvanların yaşam alanlarını daraltıyoruz. Diğer tarafta kendi yaşam alanlarımızda çoğalttığımız hayvanların sayısını kontrol edemiyor, sonra da ortaya çıkan soruna çözüm arıyoruz. Bu çelişkiyi görmeden hayvanları korumaktan söz edebilir miyiz Anadolu, binlerce yıldır zengin bir yaban yaşamına ev sahipliği yaptı.