Kayıtsızlığın vasatlığı - Av. Selin Bakan

Modern dünyanın siyasal dili uzun süredir aynı telkini fısıldıyor: Mesafeli ol. Tarafsız kal. Dünyayla arana güvenli bir çizgi çek.

Apolitik olmak, bir dönem "bireysel özgürlük", "pozitif yaşam" ya da toplumsal kaygıyı yük gibi gören bir minimalizm anlayışı altında cazip bir tercih gibi sunulmuş olabilir. Ancak bugün, içinde yaşadığımız dünyanın ağırlığı karşısında bu tutum ne masumdur ne de ahlakidir.

İklim krizi, üzerinde yaşadığımız mavi gezegenimizi bir yıkımın eşiğine getirmişken, savaşlar ve zorunlu göçler sıradan haber başlıklarına dönüşmüşken, demokrasiler sessizce gerilerken ve eşitsizlikler derinleşirken "Ben siyasetle ilgilenmiyorum" demek artık bir kaçış biçimidir. Bu kaçış, tarafsızlık değildir; kayıtsızlıktır. Felsefe, düşüncenin kriz anlarında ortaya çıktığını söyler. Bugün tam da böyle bir alacakaranlıktayız. Ve bu karanlıkta düşünmekten, pozisyon almaktan kaçınmak; olupbitene sırt çevirmek anlamına gelir. Toplumsal dokunun çözündüğü bir tarihsel eşikte, tarafsızlık artık masum bir tutum değil; görmezden gelmenin estetikleştirilmiş halidir.

KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLIĞI

Bu noktada Hannah Arendt'in "kötülüğün sıradanlığı" kavramı yeniden hatırlanmayı hak eder. Arendt'e göre kötülük çoğu zaman fanatik öfkelerden değil; düşünmeden, sorgulamadan, yalnızca kendi küçük konfor alanını korumaya çalışan insanların sessizliğinden beslenir. Bugünün apolitikliği de tam olarak böyledir: Yüksek sesli bir reddiye değil, düşük yoğunluklu bir kabulleniş. Düşüncenin kamusal sorumluluktan çekilmesi, kötülüğü ortadan kaldırmaz; onu normalleştirir.

Toplumsal sorumluluğun bireysel bilinçle başladığı fikri yeni değildir. Johan Vilhelm Snellman'ın Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı eseri, bir toplumun dönüşümünün ancak düşünen ve sorumluluk alan yurttaşlarla mümkün olduğunu anlatır. Bu eserin Mustafa Kemal Atatürk tarafından önemle okunması ve okullarda okutulmasını önermesi tesadüf değildir.

BİLİNLİ TOPLUM YARATMAK

Atatürk'ün vizyonerliği yalnızca askeri ya da siyasi dehasında değil; bilgiye, eğitime ve bilinçli bireye duyduğu sarsılmaz inançta yatar. Onun için çağdaşlaşma, yalnızca kurumlar inşa etmek değil; dünyaya kayıtsız kalmayan, aklını ve vicdanını birlikte kullanan yurttaşlar yetiştirmekti. Cumhuriyetin temelindeki eğitim, kültür ve yurttaşlık vurgusu, tam da bu nedenle siyasetin dar anlamının çok ötesindedir. Atatürk'ün öngörüsü, apolitik bir toplumun modernleşemeyeceğini çok erken fark etmiş olmasında gizlidir.

Bu çerçevede Atatürk'ün tarihsel farkı daha da netleşir. O, krizi yönetilecek bir durum değil, bilinç üretilecek bir eşik olarak görüyordu. Bu yüzden eğitimi merkeze aldı; yurttaşı edilgin bir izleyici değil, etkin bir özne olarak düşündü. "Fikri hür, vicdanı hür" vurgusunu siyasal bir zorunluluk olarak kurdu. Kayıtsızlığı değil, bilinçli taraf olmayı modernleşmenin şartı saydı.

Bugün ise bireysel mutluluğun kutsallaştırıldığı, sürekli "olumlu" olmanın dayatıldığı bir çağdayız. Wellness kültürü, kişisel gelişim söylemleri ve "kendi alanına çekil" tavsiyeleri çoğu zaman dünyayla bağı incelten bir etki yaratıyor. Zygmunt Bauman'ın tanımladığı "akışkan modernite", sorumluluk almaktan kaçan, yüzleşmek yerine yön değiştiren bir insan tipini besliyor.

Tüketim kültürü, sürekli meşguliyet hali, performans baskısı ve "kendinle ilgilen" ideolojisi bireyi dünyaya değil, kendine kilitler. Bauman'ın işaret ettiği gibi, akışkan modernite bireyi özgürleştirmez; yalnızlaştırır. Yalnızlaşan birey ise siyaseti ortak bir sorumluluk alanı değil, taşınması zor bir yük olarak algılar.