Karne kimin aynası - HAMZA KİYE

2025-2026 eğitim öğretim yılında birinci dönem bitti, karneler dağıtılıyor. ocuklar için sevinç, kimi aileler için kaygı, öğretmenler içinse çoğu zaman yorgunlukla karışık bir rahatlama...

Peki ya eğitim sisteminin karnesi Her yıl aynı ritüel yaşanıyor: Notlar konuşuluyor, takdirler sayılıyor, zayıflar gerekçelendiriliyor. Oysa karne, yalnızca öğrencinin değil; öğretmenin, velinin, okulun ve nihayetinde devletin de aynasıdır. O aynaya bakmaya ise pek hevesli değiliz.

Bugün Türkiye'de karne denildiğinde ilk dikkat çeken olgu, notların anlamını yitirmesidir. Sınıf geçmenin neredeyse otomatik hale gelmesi, takdir ve teşekkür belgelerinin yaygınlığı, ilk bakışta "başarı artışı" izlenimi yaratıyor. Ancak aynı öğrenciler merkezi sınavlara girdiklerinde bambaşka bir tabloyla karşılaşıyoruz. Okul karnesiyle sınav sonuçları arasındaki bu derin uçurum, ölçme ve değerlendirmenin sağlıklı işlemediğini açıkça gösteriyor.

Sorun, öğrencinin yetersizliği değil; notun güvenilirliğinin kalmamasıdır. Okullar arasında, hatta aynı okul içinde bile standart bir değerlendirme anlayışının olmayışı, sınavları kaçınılmaz kılıyor. Bugün çocuklarımızı sınavlara mahkûm eden şey, sınavların varlığı değil; okul notlarının adil ve karşılaştırılabilir olmamasıdır.

EĞİTİMDE EŞİTSİZLİK

Karne meselesi yalnızca pedagojik bir sorun da değildir; aynı zamanda toplumsal eşitsizliğin kristalize olduğu bir alandır. Aynı karne, farklı ailelerde farklı anlamlar taşır. Özel okulda yüksek not, kurslar ve bireysel destekle pekiştirilirken; dar gelirli bir ailede aynı not, çoğu zaman tek başına kalır. Eğitim sistemi, fırsat eşitliği üretmek yerine mevcut eşitsizlikleri yeniden üretmektedir.

Bu eşitsizlik yalnızca okullar arasında değil, şehirler arasında da belirgindir. Yarıyıl ve ara tatiller, kâğıt üzerinde dinlenme ve nefes alma zamanı olarak tasarlanır. Oysa pek çok çocuk için bu tatiller, ya hızlandırılmış kurslara ya da AVM'lere sıkışmaktadır. Şehirlerin çocuklara sunduğu kamusal öğrenme alanları son derece sınırlıdır. Müze, kütüphane, bilim merkezi, sanat alanı gibi mekânların yokluğu eğitimi, gelişimi dört duvar arasına hapseder. Oysa eğitim, yalnızca okulda değil; şehirde, sokakta, kültürde de olur.

Bu noktada öğretmenlerin yükünü özellikle anmak gerekir. Öğretmen, bir yandan müfredatı yetiştirmeye çalışırken, diğer yandan not baskısı, veli memnuniyeti ve idari beklentiler arasında sıkışmaktadır.

EĞİTİMİN TİCARİLEŞMESİ

Veliler açısından da durum farklı değildir. Eğitim giderek kamusal bir hak olmaktan çıkıp satın alınan bir hizmet gibi algılanmaktadır. Bu algı, veliyi haklı taleplerden müşteri memnuniyetine; öğretmeni ise eğitimci kimliğinden hizmet sağlayıcı konumuna itmektedir. Oysa eğitim, pazarlık konusu yapılamayacak kadar kamusal bir meseledir.