Kalınlaşan müfredat, güçsüzleşen çocuklar - Abdullah Yüksel

Eğitim sistemimizde ilginç bir denklem var: Müfredat kalınlaştıkça çocuklar inceliyor. Saatler uzadıkça merak kısalıyor. Başarı hedefleri büyüdükçe öğrencinin dünyası daralıyor. Okullarımızda her şey var: çizelgeler, kazanımlar, hedef davranışlar... Ama nedense en temel şeye yer yok: ocuğun kendisine.

Türkiye'de eğitim üzerine konuşurken artık aynı sözcükleri tekrar ediyoruz: başarı, sınav, müfredat, kazanım... Ancak bu kelimelerin gürültüsü içinde en temel unsuru neredeyse hiç anmıyoruz: Öğrenciyi.

Türk eğitim sistemi uzun süredir kâğıt üzerinde yenilenen, rakamlarla ilerliyormuş gibi görünen ama sınıfa girildiğinde aynı yorgunluğu üreten bir yapı sergiliyor. Müfredatlar kalınlaşıyor, ders saatleri uzuyor, beklentiler artıyor. Buna karşılık çocuklar sessizleşiyor; merakları, öğrenme hevesleri ve cesaretleri giderek törpüleniyor. Okul, öğrenilen bir yer olmaktan çok, dayanılan bir mekâna dönüşüyor. ünkü biz kurduğumuz dayatma sisteminde geleceğimizi öğütüyoruz. Saati dayatıyoruz, dersleri dayatıyoruz, beklentilerimizi dayatıyoruz, zamanında kendimizin ulaşamadığı hedefleri dayatıyoruz.

BAŞARI NASIL KALICI OLUR

Başarı kavramı neredeyse tamamen akademik çıktılara indirgenmiş durumda. Daha çok test çözen, daha az hata yapan, daha hızlı yetişen öğrenciler "başarılı" sayılıyor. Oysa bu tanım, öğrencinin ruh durumunu ve psikolojik sağlamlığını sistemli biçimde dışarıda bırakıyor. Kaygı yaşayan, tükenen çocuklar istatistiklerde görünmüyor. Ve geleceğimizi yorgun, hayalini ülke dışında aramak zorunda kalan, beyin-ruh dengesini sağlayamamış gençlere emanet ediyoruz.

Toplumda sıkça dile getirilen şu soru bile, eğitimimizin bakış açısını ele veriyor: "Duygu dünyası dengeli çocuk yetiştirmek mi önemli, çocuğun elde edeceği akademik başarı mı" Bu yanlış bir sorudur. Psikolojik olarak güvende olmayan bir öğrencinin akademik başarısı kalıcı olamaz. Psikolojik destek, akademik başarının alternatifi değil, önkoşuludur.

Bugün pek çok okulda rehberlik hizmetleri ya yetersizdir ya da yalnızca "sorun çıktığında" hatırlanır. Oysa ruh sağlığı desteği, sorun çıktıktan sonra değil; sorun çıkmaması için vardır. Eğitim sistemimiz bu gerçeği hâlâ tam anlamıyla kabul edebilmiş değil.

Türkiye'de öğrenciler günün büyük bölümünü okulda geçiriyor. Özellikle ortaokul ve lise düzeyinde günlük ders saatleri birçok gelişmiş ülkeye kıyasla oldukça fazla. Ancak burada kritik soru şu: Uzun süreli dersler gerçekten daha iyi öğrenme sağlıyor mu

EĞİTİMİN ÖZNESİ HATIRLANMALI

Türkiye'de eğitim üzerine konuşmaya çoğu zaman sayılarla başlıyoruz: Sınav puanları, başarı puanları, saatler, müfredat başlıkları... Oysa asıl soruyu çoğu zaman pas geçiyoruz: Bu sistemin merkezinde gerçekten öğrenci var mı

Eğitim, giderek bir insan yetiştirme sürecinden çok, bir yarış pistine dönüştü. Bu nedenle son yıllarda öğrencilerde kaygı bozukluğu, tükenmişlik, dikkat dağınıklığı, motivasyon kaybı ve akran zorbalığı ciddi şekilde arttı. Bunun tesadüf olmadığını kabul etmek zorundayız. Günlük 7-8 saati bulan ders yükü, üzerine eklenen ödevler ve sınav baskısı, çocukların ve gençlerin insan olma haline neredeyse hiç alan bırakmıyor.