20. yüzyılda işçi sınıfının önemli kazanımlar elde ettiğini söyleyebiliriz. Bu dönemde, işçi sınıfının ve yoksulların çıkarları doğrultusunda önemli adımlar atılmıştır.
20. yüzyıla damga vuran en önemli olaylardan biri 1917 Ekim Devrimi'dir. Bu devrimle birlikte ilk kez (kısa süreli Paris Komünü dışında) işçiler ve köylüler siyasi iktidarı ele geçirmiştir. Ekim Devrimi işsizliği önemli ölçüde ortadan kaldırmış, eğitim, sağlık ve barınma gibi konularda çok ciddi adımlar atmıştır.
Gelişmiş kapitalist ülkelerde ise özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın ardından "refah devleti" ya da "sosyal devlet" olarak tanımlanan anlayış egemen olmuştur. Bu dönemde, iktidardaki sosyal demokrat partiler, emekten yana, sosyal adaletten yana politikaları yaşama geçirmişlerdir. Bu ülkelerde refah devletinin ortaya çıkmasının nedenlerinden biri yükselen işçi sınıfı mücadelesidir, diğer neden ise Sovyetler Birliği'nin varlığıdır. Özel mülkiyeti reddeden bir düzene dayanan Sovyetler Birliği, Batı kapitalizmi için başlıca bir tehdittir. İşte böyle bir tehdidin varlığı, Batılı kapitalist ülkelerin "daha sosyal bir kapitalizm" anlayışını benimsemelerine neden olmuştur.
Bir de "üçüncü Dünya" olarak adlandırılan ülkeler var. Bu ülkelerde halkçı, kamucu, emekten yana iktidarların güç kazandıklarını söyleyebiliriz. Bu dönemde birçok ülkede "sosyalizan" yaklaşımların yaygın olduğu görülmektedir. Örneğin, Mısır'da Cemal Abdül Nasır'ın "Arap sosyalizmi" anlayışı bunlardan biridir. Nasır'ın Arap sosyalizmi, özel mülkiyeti tamamen reddeden bir anlayışa dayanmaz; halkçı, emekten yana ve karma ekonomiye dayalı bir çizgiye dayanır. Buna benzer bir ekonomik modelin 20. yüzyılda birçok üçüncü dünya ülkesinde egemen olduğunu söyleyebiliriz.
İKİ GELİŞME, YENİ BİR DÖNEMÖzetle, 20. yüzyılın önemli bir bölümü, derecesi farklı olmakla birlikte, devletin ekonomik yaşama müdahale ettiği, kamuculuğun öne çıktığı bir dönem olma özelliğine sahiptir. Ancak, özellikle iki gelişme sonucunda bu durumun değiştiğini görüyoruz. Bunlardan biri neoliberal birikim rejimine geçiştir, diğeri ise Sovyetler Birliği'nin dağılmasıdır. İşte bu iki temel gelişmeyle "yeni" bir dönemin kapıları açılmıştır. Artık bu dönemde emekten yana, kamucu, halkçı politikalara yer yoktur. Özelleştirmeler, kamu harcamalarının kısılması, işçi ücretlerinin düşürülmesi, sendikal örgütlenmenin baskılanması hep bu dönemin ürünü olan politikalardır.
Neoliberal politikaların egemen olduğu bu dönemde, sol partilerin de ciddi bir kriz içine girdiklerini söyleyebiliriz. Geçmişte refah devleti programını savunan sosyal demokrat partiler, bu dönemde önemli ölçüde neoliberal, serbest piyasacı politikaları benimsemiştir. Yine bu dönemde, birçok sol partinin sınıf politikasından uzaklaştığını, kimlik siyasetini ve yeni toplumsal hareketleri öne çıkardığını söyleyebiliriz.

7