İdare hukukunun en kırılgan eşiklerinden biri, hukuki güvenlik ilkesi ile hukuka uygunluk talebi arasındaki gerilimde ortaya çıkar. İstanbul 5. İdare Mahkemesi'nin 2026/114 sayılı kararı, bu gerilimi çözmekten ziyade, onu tek taraflı bir doğrultuda donduran bir yargısal akıl yürütmenin örneğini sunmaktadır.
Mahkeme, davaya konu yatay geçiş işlemini ve buna bağlı olarak elde edilen mezuniyet ve diplomayı, "yokluk" ve "açık hata" kavramları üzerinden geçmişe yürür biçimde hükümsüz sayarken karar gerekçesinin ağırlık merkezini işlemin tesis edildiği dönemin normatif koşullarından ziyade, sonradan inşa edilmiş bir tanıma ve tanınmama rejimine yaslamaktadır. Bu tercih, ilk bakışta hukuk tekniği içinde meşru görünebilir ancak yakından incelendiğinde ciddi metodolojik sorunlar üretmektedir.
NORMATİF ZAMAN KAYMASI SORUNUMahkeme kararının temel dayanaklarından biri, Girne Amerikan Üniversitesi'nin (o dönemki adıyla University College of Northern Cyprus) Yükseköğretim Kurulu tarafından tanınmadığı yönündeki değerlendirmedir. Ne var ki bu değerlendirme, 1991 ve 1992 tarihli YÖK kararlarına atıfla yapılmaktadır. Oysa dava konusu yatay geçiş işlemi 1990 yılında tesis edilmiştir.
Burada gözden kaçırılan – ya da bilinçli olarak arka plana itilen– nokta şudur: Bir idari işlemin hukuka uygunluğu, tesis edildiği tarihte yürürlükte olan mevzuat ve idari uygulamalar çerçevesinde değerlendirilir. Sonraki yıllarda oluşan tanıma rejimleri, geçmişteki işlemleri otomatik olarak "yok" kılmaz. Aksi kabul, idare hukukunda zamanın hukuki işlevini anlamsızlaştırır.
Mahkemenin bu noktadaki yaklaşımı, hukuki denetimi önceden (ex ante) olmaktan çıkarıp sonradan (ex post) normatif yeniden yazıma dönüştürmektedir.
'AIK HATA' KAVRAMININ AŞIRI GENİŞLETİLMESİKararda "açık hata", öğretide ve Danıştay içtihadında tanımlandığı biçimiyle; ilk bakışta fark edilebilir, yoruma ihtiyaç göstermeyen, herkesçe anlaşılabilir bir hukuki yanılgı olarak ele alınmaktadır. Ancak somut olayda söz konusu olan hususlar -kontenjan hesapları, yabancı üniversitelerin statüsü, yönetmelik değişiklikleri, fakülte–üniversite yetki ayrımı- hukuk tekniği açısından son derece karmaşık ve uzun süre tartışılmaya elverişli meselelerdir.
Bu bağlamda şu soru kaçınılmazdır: 35 yıl boyunca idare, üniversite ve yargı organları tarafından fark edilmemiş bir hukuki durum, nasıl olur da "derhal fark edilebilir açık hata" sayılabilir
"Açık hata" kavramının bu derece genişletilmesi, onu istisna olmaktan çıkarıp idarenin geçmişi sürekli revize edebileceği bir anahtar kavrama dönüştürme riski taşımaktadır.
İYİ NİYETİN ÜRÜTÜLMESİMahkeme, davacının iyi niyetli olmadığı sonucuna, esasen kurumsal işlemlerdeki usulsüzlüklerin yaygınlığı üzerinden ulaşmaktadır. Öğrenci kütüğündeki kayıtlar, diğer öğrencilerin de benzer biçimde işlem görmüş olması, idarenin sistematik hatalarıbütün bunlar, bireysel kastın kanıtı olarak kabul edilmektedir.
Oysa idare hukukunun yerleşik ilkesi şudur: İdarenin kusuru, kural olarak bireyin aleyhine yorumlanamaz.
Davacının sahte belge sunduğu, gerçekdışı beyanda bulunduğu ya da idareyi aktif biçimde yanılttığı yönünde doğrudan ve kişisel bir tespit yapılmaksızın, iyi niyetin ortadan kaldırılması; hukuki sorumluluğu kurumsal düzeyden bireysel düzeye keyfi biçimde kaydırmaktadır.
HUKUKİ GÜVENLİĞİN RETORİĞE İNDİRGENMESİ
21