Gazetecilikten işçi sağlığına uzanan bir tanıklık - Emeğin sesi: Şükran Soner - Çağatay Güler

Şükran Soner'in gazetecilik çizgisinde işçi hakları, sendikal örgütlenme ve işçi sağlığı–iş güvenliği olağan bir uzmanlık alanının ötesinde, yaklaşık 60 yıllık mesleki tanıklığının temel dayanaklarıdır.

Soner, gazeteciliğinin erken dönemlerinden itibaren çalışma yaşamını sahadan izledi. Özellikle 1960'ların sonlarından başlayarak fabrikalardaki sendikalaşma mücadelelerini, grevleri, toplusözleşmeleri ve işveren baskılarını haberleştirdi. Kendi anlatımına göre, Cumhuriyet'te hazırladığı haftalık işçi sayfasında, 15-16 Haziran (1970) olaylarından sonra işverenlerin oluşturduğu kara listeler nedeniyle işten çıkarılan işçilerin durumlarını anlatıyordu.

TARİHE TANIKLIK

Bu nedenle Soner'in yazıları yalnızca gazetecilik ürünü değil, aynı zamanda Türkiye'nin 1960'lardan günümüze emek tarihinin birinci elden tanıklıkları olarak değerlendirilebilir. DİSK'in kuruluş ve gelişme dönemini, Türk-İş içindeki hareketleri, Maden-İş'i, Kemal Türkler'i, 15–16 Haziran direnişini ve sonraki sendikal mücadeleleri doğrudan izlemiştir. Özellikle 15–16 Haziran'ı yalnızca DİSK'in değil, Türk-İş üyesi çok sayıda işçinin de katıldığı geniş bir işçi hakları ve sendikal özgürlük hareketi olarak nitelendiren tanıklığı önemlidir.

Ayrıca Soner uzun yıllar Türkiye Gazeteciler Sendikası'nda (TGS) yöneticilik yapmış ve bir dönem genel başkanlık görevini üstlenmiştir. Dolayısıyla işçi hakları konusundaki katkısı yalnızca gözlemci gazetecilikle sınırlı değildir; kendisi de sendikal örgütlenmenin içinde yer almıştır.

'BU DÜZEN BÖYLE Mİ GİDECEK'

Halk sağlığı açısından bakıldığında Soner'in gazeteciliğinin özellikle dikkate değer bir yanı vardır: İş kazalarını münferit olaylar olarak değil, çalışma koşulları ve sosyal politika ile ilişkili yapısal bir sorun olarak ele alan ilk aydınlarımız arasındadır.

Soma faciasından sonra yazdığı 2014 tarihli "Bu düzen böyle mi gidecek" başlıklı yazısı bunun çok açık örneklerinden biridir. Soner burada Türkiye'de iş kazalarının yüksekliğine karşılık meslek hastalıklarının resmi kayıtlarda olağanüstü düşük görünmesi sorununa dikkat çekmektedir. Başka bir ifadeyle, meslek hastalıklarının bulunmamasının değil, yeterince tanınmaması, saptanmaması ve kaydedilmemesinin üzerinde durmaktadır.

Aynı yazıda 1970'lerde izlediği önemli bir işçi sağlığı olayını aktarır: Kurşun kullanılan bir fabrikada çalışanların kronik kurşun zehirlenmesine uğradıklarının hastane raporlarıyla ortaya konması ve dönemin alışma Bakanı Bahir Ersoy'un gerekli sağlık önlemleri alınana kadar fabrikayı kapattırması. Soner, işçilerin sağlıklarının korunması ile işlerini kaybetme korkusu arasında nasıl sıkıştıklarını çok iyi vurgular. Bu örnek, günümüzde "sağlık-iş güvencesi çatışması" diye tartışmayı sürdürdüğümüz sorunu oldukça erken bir tarihten belgelemektedir.

EMEK MÜCADELESİNİ GÜNDEME TAŞIDI

Tersanelerdeki kötü çalışma koşulları ve "iş cinayetleri", taşeronlaşma, kayıt dışı çalışma ve sendikasızlaştırma da Soner'in tekrar tekrar gündeme taşıdığı konulardır. Böylece işçi sağlığını ücret ve sendika hakkından ayrı değil; örgütlenme, iş güvencesi, çalışma koşulları ve sosyal devlet bütünlüğü içinde değerlendirmiştir.