Ege ve Doğu Akdeniz'de son dönemde yaşanan gelişmeler, denizlerin artık yalnızca çevre politikası üzerinden değil, egemenlik ve uluslararası hukuk zemininde de yeniden tartışıldığını gösteriyor. Yunanistan'ın geçtiğimiz yıl Güney Kiklad adaları çevresinde ilan ettiği deniz parkı, İyon Adalarını da kapsayacak şekilde genişletilmiş ve Avrupa Birliği tarafından desteklenmişti. Atina bu adımı çevresel koruma ve biyolojik çeşitlilik girişimi olarak tanımlasa da, ilan edilen sınırların egemenliği henüz netleşmemiş sulara kadar uzanması, konunun uluslararası deniz hukuku açısından da dikkatle değerlendirilmesini gerektiriyor.
Bu tür tek taraflı ilanlar, uluslararası ilişkiler literatüründe "fait accompli" yani oldubitti olarak adlandırılan bir yaklaşımla ilişkilendiriliyor: Taraflardan biri, müzakere sürecini beklemeden sahada bir gerçeklik yaratarak, ileride yürütülecek görüşmelerin zeminini kendi lehine şekillendirmeyi amaçlıyor.
TÜRKİYE'NİN HAK VE IKARLARIDeniz yetki alanlarının kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge ve karasuları gibi farklı hukuki kategoriler etrafında şekillendiği düşünüldüğünde, sınırları netleşmemiş bölgeleri kapsayan bu tür ilanların, tarafların gelecekteki müzakere pozisyonlarını da etkileme potansiyeli taşıdığı söylenebilir.
Türkiye'nin buna karşılığı, benzer bir araçla ama kendi egemenlik alanını teyit eden bir biçimde geldi. Fethiye-Kaş ve anakkale- Tekirdağ arasında ilan edilen deniz ulusal parkları, hem çevresel hassasiyeti gözeten hem de Türkiye'nin bu sulardaki hak ve çıkarlarını görünür kılan bir adım olarak okunabilir. Bu çerçevede Mavi Vatan yaklaşımına da kısaca değinmek gerekiyor. 2019'dan itibaren Türk dış politikasında daha belirgin biçimde yer bulan bu yaklaşım, Ege, Akdeniz ve Karadeniz'de Türkiye'nin kıta sahanlığı ve deniz yetki alanlarına dair haklarının etkin biçimde takip edilmesi gerektiğini savunuyor. Bu bakış açısı, uluslararası deniz hukukunun sunduğu olanakların pasif değil, etkin biçimde kullanılması gerektiği fikrine dayanıyor.

1