Denge ve denetim krizi - Mahmut Aslan

31 Mart 2024 yerel seçimlerinin ardından, özellikle muhalefetin kazandığı belediyelere yönelik adli ve idari süreçlerde belirgin bir yoğunlaşma gözlenmektedir. Bu durum, yalnızca yerel yönetimlerin işleyişini değil, Türkiye'nin idari vesayet ve hukuk devleti tartışmalarını da yeniden alevlendirmiştir. Belediye başkanları hakkında başlatılan soruşturmalar ve gözaltılar, hukukun siyasi bir mücadele enstrümanı olarak kullanıldığına ilişkin yaygın bir algı oluşturmaktadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sürece ilişkin, "Turpun büyüğü heybede" sözleri, bu algıyı kurumsal düzeye taşıyan bir çıkış olarak kayda geçmiştir. İktidar kanadı, kendi saflarındaki belediyelere de işlem yapıldığını iddia etse de kamuoyuna yansıyan veriler bunu doğrulamıyor.

Burada bir yol ayrımındayız. Yargının siyasi saiklerle hareket ettiğine ilişkin güçlü kanaat, kurumsal şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkesinden taviz vermeyi meşrulaştırmaz. İddialar siyasi amaçlı olsa bile denetim mekanizmalarının işler tutulması zorunludur; aksi halde muhalefet, savunduğu ilkeleri kendi eliyle zayıflatmış olur.

Mevcut belediye yönetimi sistemi hem yolsuzluğa zemin hazırlamakta hem de yolsuzlukla mücadele iddiası taşıyan süreçleri siyasi bir tasfiyeye dönüştürebilecek kadar kırılgandır.

TEKELCİ BAŞKANLIK MODELİ

1580 sayılı kanunun ilk döneminde belediye başkanı, meclis üyeleri arasından meclis tarafından seçiliyordu; başkan meşruiyetini meclisten alıyor, ona karşı sorumlu ve ona bağımlı kalıyordu. 1960 sonrasında başkanın halk tarafından ayrıca seçilmesiyle bu denge bozuldu ve belediye başkanları giderek güç kazanmaya başladı. 5393 sayılı kanun bu süreci tamamladı: Yürütme yetkisini münhasıran başkana devrederek encümeni istişari bir organa, meclisi ise sembolik bir denetim makamına dönüştürdü.

Oysa hiçbir kişi; personel yönetimi, kentsel altyapı, çevre, imar, sosyal hizmetler ve mali yönetim gibi birbirinden farklı uzmanlık alanlarında aynı anda yetkin olamaz. Bu boşluk kaçınılmaz olarak liyakatsiz kadrolaşmayı ve denetlenemeyen bir bürokratik hiyerarşiyi doğurmaktadır. Bu düzenin bir paradoksu vardır: Belediye başkanı ne kadar çok yetkiyle donatılmışsa da bir o kadar da az sorumludur. Bu yapısal kriz dört temel kırılma noktasında somutlaşmaktadır:

1. İhale ve harcama tekeli: 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu'na göre ihale komisyonlarının bağımsız olması esastır. Ancak uygulamada komisyon üyelerinin atanma biçimi ve fiili hiyerarşik bağımlılık, bu komisyonları başkanın onay makamı haline getirmektedir. Kamu İhale Kurumu'nun denetimi özünde bir hukukilik denetimidir: İhale sürecinin kurallara uygun yürütülüp yürütülmediğini inceler; kararın yerinde olup olmadığını, yani kamu yararına hizmet edip etmediğini değil. Bu ayrım kritiktir; çünkü en büyük yolsuzluk alanı tam da burada, kurallara biçimsel olarak uyulurken yapılan usulsüzlüklerde gizlidir.

2. Meclis denetiminin sembolik niteliği: 5393 sayılı kanunun 25. maddesi uyarınca meclis, denetim komisyonu kurabilmektedir. Ancak bu komisyonun yetkileri bilgi edinme ve faaliyet raporunu değerlendirme ile sınırlıdır; bağlayıcı karar alma ya da başkanı görevden düşürme yetkisi bulunmamaktadır. Meclis çoğunluğunun başkanın partisinde olması durumunda denetim tamamen işlevsiz kalmaktadır.

3. Kadrolaşma ve sadakat esası: 5393 sayılı kanunun 49. maddesi norm kadro ilkelerine atıf yapsa da; genel sekreter, başkan yardımcıları, daire başkanları ve belediye şirketi yöneticileri gibi üst düzey atamalarda liyakat koşulu kanunda açıkça düzenlenmemiştir. Yasal boşluk, sadakatin liyakatin önüne geçtiği bir atama kültürünü pekiştirmektedir.

4. Bütçe, borçlanma ve belediye şirketleri serbestisi: 5393 sayılı kanunun 68. maddesi borçlanmayı meclis onayna bağlasa da bu onay uygulamada şekli kalmaktadır. Daha vahim olan, belediye şirketleri üzerindeki Sayıştay denetiminin zayıflamış olmasıdır. 2018 sonrası cumhurbaşkanlığı hükümet Sistemi düzenlemeleriyle bu şirketlerin denetim çerçevesi daraltılmış; milyarlarca liralık kamu kaynağının şeffaflıktan uzak bir biçimde yönetilmesine zemin hazırlanmıştır.

YENİ BİR DENGE MEKANİZMASI

Sorun geçmişe dönmek değil, geçmişteki idari vesayet ile yerel özerklik arasındaki hassas dengeyi bugünün hukuk devleti standartlarına uyarlamaktır. Bu bağlamda aşağıdaki reformlar acildir:

- Encümen reformu: Encümen yeniden güçlü bir yürütme organına dönüştürülmeli; üye seçiminde mecliste muhalefet gruplarına kontenjan tanınmalıdır.