Uluslararası ilişkilerde kalıcı dostluklar ya da kalıcı düşmanlıklar yoktur; kalıcı olan yalnızca milli çıkarlardır.
Dünya siyaseti son yıllarda belki de Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana en köklü dönüşümlerinden birini yaşıyor. Ukrayna'daki savaş, Ortadoğu'da derinleşen krizler, enerji güvenliği, düzensiz göç hareketleri, siber tehditler ve yapay zekânın güvenlik alanında yarattığı yeni dengeler uluslararası sistemi yeniden şekillendiriyor.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından oluşan tek kutuplu düzen artık yerini çok kutuplu bir dünyaya bırakıyor. ABD, in, Rusya ve yükselen bölgesel güçler arasındaki rekabet her geçen gün daha da belirgin hale geliyor. Böyle dönemlerde jeopolitik konumun önemi yeniden artar ve Türkiye de bulunduğu coğrafya itibarıyla bu yeni denklemin merkezindeki ülkelerden biri olarak öne çıkmaktadır.
Karadeniz, Akdeniz, Kafkasya ve Ortadoğu'nun kesişim noktasında bulunan Türkiye; güçlü ordusu, gelişen savunma sanayisi ve farklı aktörlerle aynı anda diyalog kurabilme kabiliyeti sayesinde uluslararası siyasetin en önemli aktörlerinden biri haline gelmiştir.
NATO LİDERLER ZİRVESİ'NİN ARDINDAN7-8 Temmuz'da Ankara'da düzenlenen NATO Liderler Zirvesi de bunun önemli göstergelerinden biridir. Aradan geçen uzun yılların ardından NATO liderlerinin yeniden Türkiye'de bir araya gelmesi, yalnızca diplomatik bir organizasyon değil; Türkiye'nin uluslararası güvenlik mimarisindeki vazgeçilmez rolünün de yeniden teyit edilmesi anlamına gelmektedir.
Son günlerde ABD Başkanı Donald Trump'ın Türkiye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında kullandığı "dostane" ifadeler de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Kamuoyunda bu açıklamalar doğal olarak ilgi uyandırmaktadır. Ancak devlet yönetiminde kişisel dostluk söylemleri hiçbir zaman tek başına belirleyici değildir. Liderler değişebilir, söylemler yumuşayabilir ya da sertleşebilir fakat devletlerin öncelikleri değişmez. Washington için de Ankara için de esas olan; güvenlik, ekonomi, enerji ve jeopolitik çıkarları yani devletlerin milli menfaatleridir.
Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Dün karşı karşıya gelen devletler bugün ortak hareket edebilmekte, dün aynı ittifakta bulunan ülkeler ise çıkarları çatıştığında farklı saflarda yer alabilmektedir. Diplomasi, duyguların değil; aklın, stratejinin ve çıkar hesaplarının alanıdır.
ARTAN JEOPOLİTİK DEĞERYıllar önce, Türkiye'nin dünyaya ihraç ettiği en değerli unsurun ordusu olduğuna dair dikkat çekici bir değerlendirme yapılmıştı. Bugün geldiğimiz noktada ise aynı cümleyi yeniden hatırlamadan edemiyor insan. Acaba değişen küresel dengeler içerisinde bu tespit hâlâ geçerliliğini koruyor mu, yoksa artık çok daha geniş bir anlam mı taşıyor Savunma sanayisinden diplomatik etki kapasitesine kadar uzanan tabloya bakıldığında, bu sorunun yanıtını zamanın kendisi veriyor.
Bu nedenle büyük devletlerin Türkiye'ye gösterdiği ilgiyi yalnızca dostluk olarak değerlendirmek doğru olmaz. Türkiye'nin artan jeopolitik değeri aynı zamanda büyük güç rekabetinin merkezinde yer aldığı anlamına da gelmektedir. Böyle dönemlerde izlenmesi gereken yol; milli menfaatleri esas alan, dengeli, öngörülü ve çok yönlü bir dış politika yürütmektir.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye'nin izlediği dengeli dış politika bunun en başarılı örneklerinden biridir. Yoğun baskılara karşın ülkenin savaşın dışında tutulması, aradan geçen yıllar içinde ne kadar isabetli bir strateji izlendiğini göstermiştir.

41