Cinsiyetçi düzen - M. Jülide Kızıltepe

Kadına yönelik şiddet, yalnızca bireysel patolojilerin değil, esasen toplumsal, kültürel ve kurumsal yapıların ürettiği ve yeniden ürettiği çok katmanlı bir sorun. Tarihsel olarak kadınların yürüttüğü barışçıl toplumsal hareketlere karşın, günümüzde kadınların kendilerini ifade edebilmek için dahi aşırı çaba harcamak zorunda bırakılması; gördükleri şiddetin, ayrımcılığın ve dışlamanın yapısal niteliğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, toplumsal cinsiyet rejiminin eşitliği sağlayamadığı gibi, kadınların varoluşunu sürekli bir mücadeleye dönüştürdüğünü göstermektedir.

Ekonomik bağımsızlık, kadınların şiddetten korunmasında temel bir belirleyici olmasına karşın, Türkiye'de işgücüne katılım oranının yüzde 36.3 gibi düşük bir seviyede kalması, kadınların ekonomik özgürlükten sistematik biçimde mahrum bırakıldığını göstermekte. Avrupa ülkeleri ile karşılaştırıldığında ortaya çıkan bu uçurum, yapısal bir ihmalin ve cinsiyet temelli politik yetersizliğin sonucudur. Ekonomik güçlenme sağlanmadan kadına yönelik şiddetin azaltılacağına ilişkin beklentiler, bilimsel verilerle çelişmekte.

ŞİDDET DÖNGÜSÜ

Şiddetin yalnızca fiziksel biçimleri değil, görünmez ve kurumsallaşmış biçimleri de kadınların yaşamını kuşatıyor özellikle de bizim coğrafyada. Evde, işyerinde, kamusal alanda ve özellikle siyasette ortaya çıkan psikolojik, ekonomik ve sembolik şiddet biçimleri, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini pekiştiren bir kontrol mekanizması olarak işlemektedir. Bu noktada sorun bireysel davranışın ötesine geçmekte; norm üreten kurumların sessizliği, edilginliği ve kimi zaman açık ya da örtük onayı, şiddeti süreklileştiren bir döngü yaratmaktadır.

Kendi yetersizliklerini, toplumsal uyumsuzluklarını veya güç arayışlarını kadınlar üzerinde "sözde" baskı kurarak gidermeye çalışan bireylerin varlığı ise patriyarkal (erkek erkil) düzenin bireysel düzeydeki yansımalarından yalnızca biri. Bu bireysel davranış biçimleri, aslında daha büyük bir yapısal sorunun göstergesidir: Kadının toplumsal konumunun hâlen ikincilleştirildiği, başarısının şüpheyle karşılandığı ve görünürlüğünün çoğu zaman tehdit olarak algılandığı bir toplumsal düzenin varlığı.

Kadınların iş yaşamında, sosyal yaşamda ve özellikle siyasette karşılaştığı engeller, yalnıza fırsat eşitsizliğinin değil; kurumsal seviyede içselleştirilmiş cinsiyetçiliğin göstergesidir. Kadınların siyasi temsiliyeti talep ettiğinde ötekileştirilmeleri, görev verilmemesi, liyakatlerinin sorgulanması ve bunun "yetersiz", "aday yoktu ki" şeklinde indirgemeci söylemlerle meşrulaştırılmaya çalışılması, modern kurumların halen ataerkil önkabullerle işlediğini kanıtlamaktadır. Bu tür söylemler, akademik literatürde "kurumsal psikolojik şiddet" olarak tanımlanan kategoriye açık biçimde uymaktadır.