Toplumsal yaşamda düşünce, inanç ve dünya görüşü farklılıklarının bulunması yaşamın doğal bir sonucudur. Farklı düşünen bireylerin bir arada yaşayabilme yollarını aramak son derece kıymetli bir çabadır. Ancak toplumsal gerçekliği yalnızca "düşünce farklılıkları" parantezine almak, bizi eksik bir toplum yapısına dönüştürme riski taşır. ünkü insanlar yalnızca farklı düşünmezler; aynı zamanda farklı sınıfsal konumlar, mülkiyet ilişkileri ve siyasal güç alanları içinde yaşarlar. İşçi ile işverenin, kiracı ile ev sahibinin veya birey ile devletin karşı karşıya geldiği durumlarda mesele yalnızca bir fikir ayrılığı değil; somut bir güç ve çıkar çatışmasıdır. Dolayısıyla birlikte yaşama sorunu, "Benden farklı düşünenle nasıl yaşayacağım" sorusundan ibaret değildir. Asıl soru şudur: "Benden daha fazla güce sahip olanla eşit bir hukuk düzeni içinde nasıl yaşayacağım"
HUKUK YALNIZCA HAKEM DEĞİLDİRHukuku yalnızca "çatışmanın ve kavganın kuralları" olarak tanımlamak, onun dönüştürücü işlevini daraltır. Hukuk, yalnızca anlaşmazlık anında devreye giren bir hakem değildir. Hakları tanımlar, devlet yetkilerini sınırlar, eşitlik ilkesini somutlaştırır ve iktidar karşısında güçsüzü korur. Dahası hukuk, çatışmanın kurallarını koymaktan öte, çatışmaya yol açan eşitsiz ilişkinin kendisine müdahale eder. Uygarlık tarihini yalnızca "çatışmanın kurallara bağlanması" olarak okumak da benzer bir eksiklik içerir.
Uygarlık, çatışmanın nasıl yönetildiği kadar, hangi toplumsal ilişkilerin kabul edilebilir olduğuyla da ilgilidir. Köleliğin kaldırılması, kadınların siyasal haklarını kazanması, çocuk işçiliğinin yasaklanması veya işkencenin men edilmesi; var olan bir kavgayı daha medeni kurallara bağlama çabası değildir. Buralardaki temel dinamik, mevcut eşitsiz güç ilişkisinin kendisini ortadan kaldırmaktır.
Öte yandan, her kural doğası gereği adil değildir. Kurallar güçlünün lehine konulmuş olabilir ve mevcut hukuk düzeni de bu eşitsizliği meşrulaştırabilir. Bu nedenle yalnızca kuralların varlığı yetmez; şu soruların sorulması gerekir:
KURALLARI KİM KOYUYORBu kurallar kimin çıkarını koruyor
Taraflar hukuk önünde gerçekten eşit mi
Bu sorular sorulmadığında, hukukun kendisinin de sorgulanması gereken bir iktidar alanı olduğu gerçeği gözden kaçar.
GÜCÜN KARŞISINDAKİ GÜVENCEToplumsal yaşamın temel problemi kavganın varlığı değil, gücün toplumsal dağılımıdır. Ekonomik, siyasal veya kamusal güç devreye girdiğinde hukuk, tarafların mücadelesini seyretmekle yetinemez; gücü sınırlandırmak zorundadır. Benzer şekilde, toplumsal kurumlar da yalnızca uyuşmazlıkları yönetmek için ortaya çıkmamıştır. Üretimi örgütlemek, kaynakları paylaşmak ve iktidarı denetlemek amacıyla kurulmuşlardır. Kurumlar, çatışmanın üzerinde yükselen tarafsız yapılar değil; bizzat o toplumsal mücadelelerin içinde biçimlenen yapılardır. İnsanlar yalnızca farklı düşünmezler. Aynı zamanda farklı sınıfsal ve toplumsal konumlarda yaşarlar.
Dolayısıyla, farklı ekonomik imkânlara, farklı mülkiyet ilişkilerine, farklı siyasal güçlere ve farklı çıkarlara sahiptirler. Bu nedenle, kişisel ve/veya toplumsal kavgaların, çatışmaların tümünü düşünce farklılıklarının sonucu olarak görmek, toplumsal yaşamın önemli bir bölümünü görünmez kılar. Örneğin bir işçi ile işverenin ücret konusundaki anlaşmazlığı, iki insanın iki farklı dünya görüşüne sahip olmasından ibaret değildir. Kiracı ile ev sahibinin, tüketici ile ticari şirketin, çalışan ile işverenin veya birey ile devletin karşı karşıya geldiği her durumda, yalnızca "farklı düşünceler" değil, güç ve çıkar ilişkileri veya çatışması da söz konusudur.
Bu tablodan da görüleceği üzere birlikte yaşama sorunu, "Benden farklı düşünen insanla nasıl yaşayacağım" sorusundan ibaret değildir.
TOPLUMUN IKARI
17